<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>tarikat-evliya &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/tarikat-evliya/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "tarikat-evliya"</description>
	<pubDate>Sun, 27 Jul 2008 00:06:14 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[“Tanrı’nın Doğum Günü” Kutlu Olsun Mu?]]></title>
<link>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=125</link>
<pubDate>Sun, 01 Jun 2008 12:38:06 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ali Aksoy</dc:creator>
<guid>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=125</guid>
<description><![CDATA[Neyzen SEMAZEN
(Başlık, Sn. Burak Özdemir’e ait bir kitabın adıdır ve bu yazı Sn. Özdemir]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify;"><img class="alignleft" style="float:left;margin-top:6px;margin-bottom:6px;" src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/tanrinin-dogum-gunu.jpg" alt="" vspace="6" width="200" height="289" align="left" />Neyzen SEMAZEN</p>
<p style="text-align:justify;">(Başlık, Sn. <strong>Burak Özdemir’e</strong> ait bir kitabın adıdır ve bu yazı <strong>Sn. Özdemir’e  açık mektuptur</strong>. Yazar, roman formundaki kitabında <strong>İslam ve Kurân merkezli yeni iddialar ve açıklamalar</strong> ortaya koymuştur.)</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Burak Bey</strong>, Merhaba!</p>
<p style="text-align:justify;">Biz tanışıyoruz.. Sohbetimiz olmamıştı ama bir ortamda tanıştırılmıştık. Ancak, ben sizi –geçmişte- bir insan kaynakları sitesindeki haftalık köşe yazılarınızdan biliyorum. Yazılarınızı zevkle okuyordum. Arada, bir iki e-posta alışverişimiz de olmuştu.</p>
<p style="text-align:justify;">Nice zaman sonra, aklıma düşürüldünüz.. Geçen zamanda, ne ile meşgul olduğunuzu merak etmiştim. Sorumun cevabı çok geçmeden elime tutuşturuldu…</p>
<p style="text-align:justify;">Sorumdan haberdar olmayan kardeşim, bir arkadaşından aldığı bilgi notunu elime verdi. Not kâğıdının üzerinde adınız ve kitabınızın adı vardı.. <strong>“Tanrı’nın Doğum Günü”..</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Notu okuduğum esnada isminiz çağrışım yapmadı ve size dair sorumu da unutmuştum. “Sonra bakarım” dedim ve kağıdı bir kenara koydum.</p>
<p style="text-align:justify;">“Sonra” oldu ve bilgi notunu tekrar okudum ve internet sorgulamasını tamamlayınca, her şey yerli yerine oturdu ve siz hatırladım.. Sizin hakkınızda bilgi isteyen sorumu da…</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bugün 14 Mayıs</strong> ve kitabınızı okumaktayım. Elimde, kitabın 15. baskısı (v.1.0.2b) bulunuyor. 6. bölümü tamamladım. 137. sayfasına kadar okudum. Elbette, dikkatle ve itina ile…<!--more--></p>
<p style="text-align:justify;">Kitabı tamamladıktan sonra <strong>yapıcı tenkitlerde bulunmak</strong>; bunları sizinle ve herkesle paylaşmak niyetindeydim. Ancak, bunun zamana yayılabileceği ve bu işe istesem de yeterli zaman ayıramayacağım endişesiyle –elde fırsat varken- bir yazı kaleme almayı ve bunu açık bir mektup olarak takdim etmeyi uygun gördüm.</p>
<p style="text-align:justify;">
<p style="text-align:justify;">Bilemiyorum, bu açık mektubumun <strong>gönlümden geçen olumlu etkiyi doğurması</strong> ne kadar mümkündür? Sizin için ve kitabı okumuş ve okuyacak herkes için… ??</p>
<p style="text-align:justify;">Tabii, şu sorulacaktır.. “Okuması tamamlanmayan bir kitabın eleştirisi ne kadar doğrudur?” Bu yüzden, <strong>tenkit yazımın yerindeliğine</strong> sözüm tamamlandığında karar verilmesini rica edeceğim.</p>
<p style="text-align:justify;">Öncelikle, şunu belirtmeliyim.. <strong>Kitapta ele aldığınız temel ve detay konularda derinlemesine (alışıldık sınırlardan daha derin) analiz geliştirebilecek bir altyapıya sahibiz.</strong> Bunun yanında, sizi tanıdığımızı zannediyoruz; sizin samimiyetinize inanıyoruz ve sizi nitelikleri yüksek çok değerli bir insan olarak görüyoruz. <strong>İtirazımız ne kadar büyük olursa olsun</strong>, sizin hakkınızda böyle düşünüyoruz.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Bizim itirazımız</strong>, içinizden gelen ve size bir kitap yazdıran <strong>o kimliği meçhul sese</strong>.. Siz ona kitabınızdaki gibi <strong>DONA (Doğrudan O’na)</strong> demeyi tercih ediyorsanız; Dona’ya… <strong>Kim ise veya neyse ona! Belki de onlara?!</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Sözü eğip bükmeden; <strong> doğrudan ona</strong>-size-herkese şöyle söyleyelim.. Bize göre, siz <strong>metafizik bir komplonun mağdurusunuz!</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Vahim bir durum! Siz, her ne kadar büyük bir hediyenin size bahşedildiğini düşünseniz de….. <strong>Entrika o kadar büyük ve kamuflaj o kadar metafizik ki</strong> oyuna gelmemek mümkün değil!!!</p>
<p style="text-align:justify;">Sizi, korumasız yakaladılar ve <strong>entrikanın “görülmemiş” olanını</strong> sizin iyi niyetinizi kullanarak sahneye koydular!! Dava adamı olabilecek bir mayanız vardı ve fakat İslam konusunda altyapınız (teorik-pratik) yoktu ve fakat metafiziğe ilginiz çoktu… Dahası, tam bir kalemşör idiniz…</p>
<p style="text-align:justify;">Bu, herhalde İslam Dünyasında daha önce örneği <strong>az görülmüş</strong>; belki de -çapı ve zamanlaması dikkate alındığında- <strong>hiç görülmemiş</strong> bir komplo… Çünkü, İslam Dünyası <strong>peygamberlik, mehdilik, mesihlik</strong> iddialarına tanıklık etmiştir de, <strong>“Abraham-Esther Hicks, JZ Knight-Ramtha</strong>” benzeri bir fenomenle Kurân’ın sırlarının deşifre edildiğine herhalde ilk defa tanık olmaktadır?!</p>
<p style="text-align:justify;">Maalesef, bu komplonun <strong>bir numaralı mağduru</strong> sizsiniz <strong>Burak Bey!</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Sizi, bu mağduriyetten kurtaracak Kudret Eli’nin lutufkâr uzanışını göreceğiniz günlerin yakın olmasını niyaz ediyorum. İnşaALLAH, Dona’nın entrikası bu EL’in kudretiyle açığa çıksın ve oyun bozulsun!</p>
<p style="text-align:justify;">Tabii, “bilenler” nazarında Dona <strong>“Kurân’da Reenkarnasyon”</strong> teziyle “tanrıcılık” oyununda otomatik olarak sınıfta kalmıştır.</p>
<p style="text-align:justify;">Elbette, reenkarnasyon mevzu olduğunda bazı Kurân âyetlerinin buna yorumlanabileceği ihtimaline –bir ihtimal olarak- vurgu yapan ilahiyatçılarımız vardır. Onlar, akademisyenler olarak ihtimallerden bahsedebilirler… Ancak, Dona ve biz akademisyen olmadığımıza göre ihtimallerin değil; gerçeklerin tarafında yer alırız.. Akademisyenler ve biz (ben) ihtimal hesaplarında hata yapabiliriz; ancak Dona hata yapamaz! Aksi takdirde, Dona “Dona” olmaz ve “doğum gününü” kutlayamaz!</p>
<p style="text-align:justify;">Bir “bilen” olarak bu meselede <strong>Dona’yı nakavt edecek bir çalışma</strong> yapmayı arzu ederdik; ancak bu başlıbaşına bir kitap kaleme almayı gerektireceği için bundan uzak durmaya ve sadece işaret edip geçmeye mecburuz.</p>
<p style="text-align:justify;">Dolayısıyla, bir açık mektupta yer verilecek kadar sınırlı, minik bir örnekleme için <strong>Dona’nın ahkâm kestiği konulardan</strong> birini seçmeliyiz. Öyle ki, örnek meramımızı kâmilen olmasa da kısmen anlatmaya vesile olsun. <strong>Alınan numûne, tahlil yoluyla ürünün tamamı hakkında fikir vermeye müsait olsun…</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Bunun için, <strong>s.117’de</strong> ve sonrasında  geçen <strong>AURA=NURA</strong> konusunu seçtim.</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Dona’ya göre</strong> “Aura” Kurân’da da tarif ediliyor..</p>
<p style="text-align:justify;">Neden olmasın?! Buna itirazımız olamaz.</p>
<p style="text-align:justify;">Ancak, Dona kendini <strong>-biz fâniler  gibi-</strong> hata yapma lüksüne sahip görüyor ki, aurayı tarif eden âyetler olarak şu örneklemeyi yapıyor..  <strong>1) Bakara/273 2) Hac/72 3) Muhammed/30</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Burak Bey</strong> ve bu açık mektubu okuyan Değerli Dostlar!</p>
<p style="text-align:justify;">Lütfen, ilgili âyetleri önce elinizdeki bir mealden inceleyin… Orada geçen <strong>“yüzlerinden tanırsın”</strong> ifadesinden hareketle Dona’nın -bunun aurayı tanımladığı- vurgusunu lütfen unutmayın.</p>
<p style="text-align:justify;">Eğer okuduysanız; ilgili ifâdenin bir “yorum” olarak auraya işaret edebileceği ihtimalini herhalde çok görmezsiniz.</p>
<p style="text-align:justify;">Evet, şimdi lütfen ilgili âyetlerin orijinaline bakınız ve <strong>“yüzlerinden tanırsın, tanırdın”</strong> cümleciğinin Arapça karşılığını bulun…</p>
<p style="text-align:justify;">Bir şey fark edebildiniz mi?!</p>
<p style="text-align:justify;">Fark edemeyenler için yardımcı olmak  vazifemiz……..</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Hâc/72 </strong>diğer iki örnek âyetten farklı! <strong>Bakara/273 </strong>ve<strong> Muhammed/30’dan</strong> farklı!</p>
<p style="text-align:justify;">İki âyette, Dona tarafından aura olarak tanımlanan <strong>“Sima”</strong> kelimesi Hâc/72’de bulunmuyor. Onlardan  farklı olarak bu Kurân adresinde <strong>“Vecih-Vücûh”</strong> kelimesi var…</p>
<p style="text-align:justify;">Dolayısıyla, sormak gerekiyor!</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Sima=Aura ise Vecih nedir? Yok eğer, Vecih=Aura ise Sima nedir??</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Umarım, Dona’nın bu soruya cevabı <strong>Sima=Vecih=Aura</strong> şeklinde değildir!?? Çünkü, <strong>Kurân’ı kendisinin inzâl ettiğini düşünen ve iddia eden Dona</strong>, Semazen’in sözleri gibi misli getirilebilecek ve hiçbir üstünlüğü olmayan “sözler” ediyor demektir… Böyle olursa, Dona <strong>“kâinatın en deneyimli metin kodlayıcısı”</strong> nasıl olur???</p>
<p style="text-align:justify;">Unutulmasın ki, Dona’ya göre <strong>“müteşâbih bir âyet yaratmak”</strong> için özel bir dil (Arapça) yaratmak gereklidir. (Sayfa:45) Bir dili (Arapça)  yaratan ve <strong>Kurân kriptolarını en özel biçimde kodlayan</strong>,  bizim yakaladığımızı atlamış olabilir mi? <strong>Tanrı (Dona, Gizemli Sesin Sahibi)</strong> böyle bir hata yapabilir mi?</p>
<p style="text-align:justify;">Biz, kulların hatasız olamayacağını bilerek; Yaratan’tan ötürü yaradılanları hoş görebiliriz. Fakat, Dona’yı hoş görebilir miyiz??? Onu hatasıyla sevebilir miyiz??</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Burak Bey!</strong> Dikkatinizi çekmiştir; hedefimde hep Dona var… Bu yüzden, Dona’nın Arapçası gibi Türkçesini de beğenmediğimi söylemeye mecburum..</p>
<p style="text-align:justify;">Siz, <strong>“okur-yazar”</strong> olarak gâyet iyi biliyorsunuz; Dona –kolayca anlaşılsın diye- Aura’nın baştaki “a”sını kaldırıp yerine bir adet “n” koyuyor ve iyi bildiğimiz <strong>“nur”</strong> kavramıyla  ses benzerliğine de işaret ederek “nura” kelimesini türetiyor. Böylece, <strong>“Aura=Nura”</strong> oluyor…</p>
<p style="text-align:justify;">Şimdi, lütfen <strong>118. sayfada</strong> yer alan şu cümlelere dikkat edelim ve burada yakaladığımız farklılıkların hata olup olmadığına, hata ise büyük olup olmadığına ve <strong>Dona’ya yakışıp yakışmadığına; yakışmıyorsa Dona’nın tanrılığına halel getirip getirmediğine karar verelim..</strong></p>
<p style="text-align:justify;"><strong>“Kişinin nurası, onun ruhsal elbisesidir.” (1)<br />
“Cehennem, aurandaki karanlık negatif enerjidir.” (2)<br />
“Nura, insanın canını acıtan negatif enerjinin kendisidir.” (3)</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Şu halde, bu Türçe anlatım karşısında “Cehennem=Nura” sonucuna varılmıyor mu?? Aura=Nura değil miydi? Cehennem, auradaki karanlık negatif enerji değil miydi?</p>
<p style="text-align:justify;">Evet, en başta söylediğim gibi sözü uzatma, çok sayıda örnek sunma, hakkında kitap yazılacak kadar derin konulara girme taraftarı değilim ve maalesef imkânlarım ancak bu kadarına izin veriyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Bir şeyleri anlatabilmiş olmayı temenni ediyorum. <strong>Burak Bey,</strong> size bu komplonun mağduriyetinden kurtuluş diliyorum. Bence siz, bu komplo vasıtasıyla bir mağduriyet yaşıyorsunuz ve fakat aynı zamanda Kurân ile tanıştınız! <strong>Bu tanışıklığın değeri konusunda Dona ile hemfikiriz. Ancak, Dona hakkında sizinle hemfikir değiliz!</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Umarım, sizi bir “doğum günü partisi” düzenlemeye teşvik eden <strong>bu sıra dışı süreci </strong>-bir de- bu açıdan değerlendirirsiniz. Çünkü, <strong>Dona’nın ha</strong>talarını yukarıdaki örnekler kabilinden sıralamaya kalkışsam –tahmin ediyorum-<strong> “dona” kalırsınız!!</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Tahlil etmeye çalıştığım numûnelerin siz ve bütün okuyucular için yeterli olmasını Cenabı Allah’dan niyaz ediyorum. Bu duaya, şimdilik “Âmin” demekte zorlanacağınızı biliyorum. Ancak, biz olmayacak duaya “âmin” talep etmiyoruz. Sizi, <strong>Dona’nın rızası için değil ama Allah rızası için seviyor, sayıyoruz.</strong>. Size bütün doğum günleriniz şimdiden kutlu olsun diyor ve ömrünüzün uzun olmasını diliyoruz da, Dona’ya bir doğum gününü bile çok görüyoruz..</p>
<p style="text-align:justify;">Eğer, duamız kabul olur ve siz mağduru olduğunuz komplonun farkına varırsanız; ciddi bir depresyon yaşayacağınız muhakkaktır. Çünkü, bu yöndeki bir farkındalık beraberinde ağır bir üzüntüyü getirecektir. İşte, asıl o zaman dimdik durma zamanıdır! Maalesef, süreci ve neticeleri ile ağır bir imtihandan geçiyorsunuz.<strong> Cenâbı Allah, sizi ve okuyucularınızı Dona’nın şerrinden korusun! Âmin!</strong></p>
<p style="text-align:justify;">Son söz olarak, size meditasyonlardan uzak durmanızı önerebilir miyim? Bu öneri, şu anda sizin için anlamlı değilse; <strong>meditasyon öncesinde ve hatta sırasında</strong> iki âyeti kerimeyi içinizden ve Arapça olarak çokça okumanızı tavsiye edebilir miyim? <strong>MÜ’MİNÛN/97,98</strong></p>
<p style="text-align:justify;">En iyi dileklerimle,</p>
<p style="text-align:justify;">Neyzen SEMAZEN</p>
<p style="text-align:justify;"><strong>Not:</strong> Burak Bey, röportajınızda 20 küsur meali tek tek inceleyerek en doğru çevirileri kullanmaya çalıştığınızı ve doğru olanın da bu olduğunu söylüyorsunuz. İşte, bu konu için <strong>Dona’ya değil de size itiraz ediyorum</strong>. Aksi iddia ve ispat edilemeyecek bir kesinlik düzeyinde yanılıyorsunuz! Çevirileri birbiriyle mukayese ederek, kutsal metine en “muvafık” olanı aramanın ve arayıp da bulmanın yolu Kurân Arapçası’nı bilmekten geçer.. Aksini düşünmek ve iddia etmek –maalesef- dünyanın yuvarlak olmadığını söylemek kabilinden hatadır. Özür dilerim.</p>
<p style="text-align:justify;"><a href="http://www.kuranmuslumani.com/author/Neyzen%20SEMAZEN" target="_blank">Neyzen SEMAZEN</a></p>
<p style="text-align:justify;">Kaynak: <a href="http://www.kuranmuslumani.com/2008/05/15/tanrinin-dogum-gunu-kutlu-olsun-mu/" target="_blank">Kuran Müslümanı</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[1 SMS 5 YTL,  1923'e boş mesaj at, sen de bir fidan dik !]]></title>
<link>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=122</link>
<pubDate>Tue, 20 May 2008 21:58:57 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ali Aksoy</dc:creator>
<guid>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=122</guid>
<description><![CDATA[

 Yeşil Bir Türkiye İçin
 Ağaçlandırma Seferberliğine
 Sen de Katıl.. 




&nbsp;
    Ağa]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><img src="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/img/fdn.jpg" border="0" /></p>
<p><!--img src="./img/as_start.gif" border=0--></p>
<p align="center"><span class="b2s"> Yeşil Bir Türkiye İçin</span><br />
<span class="b2s"> Ağaçlandırma Seferberliğine</span><br />
<span class="b2s"> Sen de Katıl.. </span><br />
<span class="b2s"></span></p>
<p><span class="b2s"><br />
<a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"></a></span></p>
<p style="text-align:center;"><a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"><img src="http://www.cevreorman.gov.tr/img/hrtr.gif" border="0" /></a></p>
<p style="padding-right:30px;padding-left:30px;">&#160;</p>
<p align="center"> <span class="b2r">   Ağaçlandırma Seferberliği Başladı!..</span><br />
Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Seferberliği  yurt genelinde başlatıldı. Eylem planı kapsamında 5 yılda 2 milyon 300 hektarlık alanda erozyon kontrolü, ağaçlandırma ve ormanların iyileştirilmesi çalışmaları (rehabilitasyon) yürütülecektir.</p>
<p align="justify">&#160;</p>
<p align="center"><strong>Kampanyaya destek verecekler için;</strong><br />
<span class="b2r"> </span></p>
<h2 align="center"><font color="#ff0000"><span class="b2r">SMS: 1923 (Tüm Operatörler için 1 SMS 1 Fidan: 5 YTL)</span></font></h2>
<h3 align="center"><span class="b2r"></span></h3>
<p align="center"><span class="b2r"> Hesap No: T.C. Ziraat Bankası, 1923</span></p>
<p align="center"><a href="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/" target="_blank">T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[1 SMS 5 YTL,  1923'e boş mesaj at, sen de bir fidan dik !]]></title>
<link>http://aliaksoy.wordpress.com/?p=1185</link>
<pubDate>Tue, 20 May 2008 21:56:28 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ali Aksoy</dc:creator>
<guid>http://aliaksoy.wordpress.com/?p=1185</guid>
<description><![CDATA[

 Yeşil Bir Türkiye İçin
 Ağaçlandırma Seferberliğine
 Sen de Katıl.. 





&nbsp;
    Ağ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><img src="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/img/fdn.jpg" border="0" /></p>
<p><!--img src="./img/as_start.gif" border=0--></p>
<p align="center"><span class="b2s"> Yeşil Bir Türkiye İçin</span><br />
<span class="b2s"> Ağaçlandırma Seferberliğine</span><br />
<span class="b2s"> Sen de Katıl.. </span><br />
<span class="b2s"></span></p>
<p><span class="b2s"><br />
<a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"></a></span>
</p>
<p style="text-align:center;"><a href="__doPostBack('LinkButton1','')" id="LinkButton1"><img src="http://www.cevreorman.gov.tr/img/hrtr.gif" border="0" /></a></p>
<p style="padding-right:30px;padding-left:30px;">&#160;</p>
<p align="center"> <span class="b2r">   Ağaçlandırma Seferberliği Başladı!..</span><br />
Milli Ağaçlandırma ve Erozyon Kontrolu Seferberliği  yurt genelinde başlatıldı. Eylem planı kapsamında 5 yılda 2 milyon 300 hektarlık alanda erozyon kontrolü, ağaçlandırma ve ormanların iyileştirilmesi çalışmaları (rehabilitasyon) yürütülecektir.
</p>
<p align="justify">&#160;</p>
<p align="center"><strong>Kampanyaya destek verecekler için;</strong><br />
<span class="b2r"> </span></p>
<h2 align="center"><font color="#ff0000"><span class="b2r">SMS: 1923 (Tüm Operatörler için 1 SMS 1 Fidan: 5 YTL)</span></font></h2>
<h3 align="center"><span class="b2r"></span></h3>
</p>
<p align="center"><span class="b2r"> Hesap No: T.C. Ziraat Bankası, 1923</span></p>
<p align="center"><a href="http://www.agaclandirmaseferberligi.gov.tr/" target="_blank">T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Risale-i Nur'da tehlikeli sözler !]]></title>
<link>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=107</link>
<pubDate>Wed, 30 Apr 2008 11:47:32 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ali Aksoy</dc:creator>
<guid>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=107</guid>
<description><![CDATA[
Said-i Nursi; 3 aylık kısa bir ilim tahsiliyle nasıl “Allame-i cihan” olup ulaşılmaz bir m]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/risale.gif" alt="" width="250" height="227" align="top" /></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Said-i Nursi; 3 aylık kısa bir ilim tahsiliyle nasıl “Allame-i cihan” olup ulaşılmaz bir makama çıkmıştır?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 542, Onbeşinci Şua’da geçen; “Evet o zât (Said Nursî) daha hal-i sabavette iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri kurtarmak üzere üç aylık bir tahsil müddeti içinde ulûm-u evvelîn ve âhîrine ve ledünniyat ve hakaik-ı eşyaya ve esrar-ı kâinata ve hikmet-i İlâhiyeye vâris kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle mazhariyet-i ulyâya kimse nail olmamıştır. ”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur'an-ı Kerim’e göre peygamberler bile böyle bir bilgiye ve makama ulaşmamışken, bu iddia için Allah (c.c)’tan korkmak gerekmez mi?</span><span> </span>;<span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Said Nursi; ne olursa olsun her zaman her şeyi bilen birisi midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Tarihçe-i Hayat, c. II, s. 2123-2124 de geçen</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span>“.. daha çocukken asrın bilgini olarak tanınmış ve kimseye soru sormamış, ama sorulan bütün sorulara mutlaka cevap vermiştir”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İctimâi Reçeteler I, 11, Tarihçe-i Hayat/Rü'ya’da geçen</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Herhangi ilme sorulan suale bila-tereddüd derhal cevap verirdi.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İctimâi Reçeteler I, 14, Tarihçe-i Hayat’ta geçen</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Sorulacak suallere cevap vermeye hazır bulunduğu gibi kimseye sual sormayacağını da beyan ederek bu kararda yirmi sene sebat etti.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Her zaman her şeyi bilen sadece Allah değil midir? Böyle bir inanç şirk, küfür değil midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur denen kitaplar kutsal mıdır, değil midir? Ya da Kur'an-ı Kerim’in taklidi midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, Birinci Şua, c. I, s. 833.de geçen; </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Resailin Nur dahi ne şarkın malûmatından, ulûmundan ve ne de garbın felsefe ve fünunundan gelmiş bir mal ve onlardan iktibas edilmiş bir nur değildir. Belki semavî olan Kur'an'ın, şark ve garbın fevkindeki yüksek mertebe-i arşîsinden iktibas edilmiştir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;">
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 92,; “Risale-i Nur müminlere şifa ve rahmettir.”</span><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Zülfikar Mecmuası, 436 da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“EY RİSALE-İ NUR! (...) Sen, "Ben, Rabbânî ve Kur'anîyim. Öyle kuru kavak değilim. Şevkli ve şa’şaalı ve nûrâniyim. Bir Hayy-ı Lâyemût’un eserinden fışkıran, lâyemût san'atlı ve kerâmetli bir nurum. Cansızlara can ve canlılara taze can üflüyorum. Bin, dertlere derman ve âlemlere rahmet-i Rahmânım. İnat ve ısrarı bırak. Beni oku ve beni dinle. Karanlığa ve hiçe giden, hesapsız ve hedefsiz yolundan seni kurtarıp, kokocaman bir saadet ve sermediyet âlemi kazandırayım." diye nidâ ediyorsun”.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 89-90’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span>“o semavî<span> </span>bürhan-ı kudsînin yerde bir bürhanı Resâil-in-Nur’dur</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sözler, 645-646’da geçen; “Nur Risaleleri de 23 senede tamamlandı.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen;</span><span> </span>&#38;nbs p;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">"ve lâ ratbin ve lâ yâbisin illâ fî kitâbin mubînin" sırrıyla, Kur'anda elbette bu istikametli tefsirinin istikametine işaret var. Evet var. Kur'an o tefsirine hususî bakıyor.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">( Söz konusu ayet madem Nur Risaleleri’ne işaret etmektedir, başka risalelere, başka kitaplara... da işaret etmektedir.İslâm fukahası, söz gelimi beş vakit namazın kaçar rekât olduğunu bile Kur'an’da bulamamışlarken; Said Nursî kendi adını, doğum tarihini, risalelerinin isim ve yazılış tarihlerini onda bulabilmiştir!... Demek fakihler aramayı bilememişler!...)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Zülfikar Mecmuası, 433’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“İslâmiyet güneşinin doğuşundan tam öndört asır sonra, senin gibi ulvî ve İlâhî ve arşî bir nurun tekrar ve yeniden, bahusus bu son asırda, hem Türk elinde ve hem de Türk dilinde doğması, acaba kimin hatır ve hayalinden geçerdi? Bu ne büyük bir ni’met bizlere ve bu asır halkı için ne bahtiyarlık Yârabbi!.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Türkçemiz seninle iftihar edip dolmakta, kabarıp şişmekte ve her lisan üstüne bağdaş kurup oturmaktadır.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 241’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“(...) Risale-i Nur’a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'an’a bağlanmış ve Kur'an dahi arş-ı a’zamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Müdâfaalar, 104’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risale-i Nur’un arkasında otuzüç âyât-ı Kur'aniye işârâtı ve Hazret-i İmam-ı Ali Radıyallahu Anh’in üç kerâmât-ı gaybiye ile ihbârâtı ve Gavs-ı A’zâm’ın sarahate yakın şehâdeti var. Ona hücûm, bunlara hücûmdur.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Alıntı yaptığımız bu cümlelerde anlatılmak istenenler düpedüz Kuran-ı kullanarak Risaleleri kutsallaştırmak değil midir? Bu iddia yeni bir din, yeni bir ilahi kitap ve yeni bir peygamber demek değil midir? Bu İslam’a göre küfür değil midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an’da Hz.Muhammed’e açıklanmadığı halde Said Nursi’ye açıklanmış gizli gerçekler var mıdır? Risalei Nur; Kur’an’nın gizli gerçeklerinin arştan inen kesin delili midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, Birinci Şua, Yirmi dördüncü Ayette geçen;</span><span> </span>“Kur’an’ın gizli hakikatleri Risale-i Nur ile birlikte bize iniyor!!...”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 231, Yirmiyedinci Mektubda geçen; “Risale-i Nur, yüze yakın din tılsımlarını ve hakâik-ı Kur'aniyenin muammalarını keşfetmiştir ki; her bir tılsımın bilinmemesinden çok insanlar şübehata ve şükûke düşüp, tereddüdlerden kurtulmayıp, bazan îmanını kaybederdi. Şimdi, bütün denizler toplansalar, o tılsımların keşfinden sonra galebe edemezler.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, Birinci Şua, Yirmi ikinci Ayet ve Ayetler, c. I, s. 841’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Resailin Nur denilen otuz üç aded Söz ve otuz üç aded Mektub ve otuz bir aded Lem'alar, bu zamanda, Kitabı Mübin'deki âyetlerin âyetleridir”.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu iddiaları ileri sürenlere göre; Said Nursi yeni bir peygamber, Risaleler ise yeni bir ilahi kitap, Kur’an sırlarla dolu açıklanmamış gizli bir kitap, Risale-i Nur’lar imanı kurtaran kitap, Hz.Muhammed ise Kur’an’ın sırlarından habersiz veya haberi varsa bunları ümmetten saklamış bir peygamber olur ki böyle bir iddia küfürdür.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risalei Nur denen kitaplar kusursuz, eksiksiz, izaha ihtiyacı olmayan ve mükemmel bir kitap mıdır?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Barla Lahikası, Yirmi Yedinci Mektub ve Zeyilleri, c. II, 1415. de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Mübarek Sözler şübhesiz Kitabı Mübin'in nurlu lemeatıdır. İçinde izaha muhtaç yerler eksik olmamakla beraber küll halinde kusursuz ve noksansızdır”. </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Barla Lâhikası, 56’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kimin haddidir ki, bu Nurlarda yanlışlık bulsun. (...) Onun için bir harfe dokunmayı azîm bir günah işliyorum telâkki ediyorum.” </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Barla Lâhikası, 194’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kimin haddi var ki, risâlelerin birisine el uzatsın veyahut bir sahifesine dil uzatsın, veyahut bir cümlesini tenkid etsin, veyahut bir kelimesine, hatta bir harfine ve belki bir noktasına itirazda bulunsun.” (Malumdur ki, Kur'an’ın bazı harflerinde, hatta kelimelerinde ve vakıf (duraklama) yerlerinde, dolayısıyla noktalamasında çeşitli ihtilâflar vardır. Buna karşın Nur Risaleleri’nin noktasına bile itiraz edilemez, bir harfine bile dokunmak büyük bir günahtır)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Rehberler, 194, Hanımlar Rehberi’inde geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Risale-i Nur, yer yüzünde emsaline rastlanmıyan ve bundan sonra dahi rastlanmasına imkân olmıyan bir derya-yı îmân ve bir tevhid hazinesidir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 199’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Ey Risale-i Nur! (...) Bütün eller ve dillerde kemâl-i iştiha ve iştiyakla dinlenip okunacak ve yazılıp yayılacak en tatlı ve en halâvetli, en câzibedar ve en revnekdar yegâne eser-i metin ve nûr-u mübîn ancak sensin!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu iddialar hangi cesaretle söylenmektedir. Kur'an-ı Kerim’e iman etmiş bir Müslüman için; Kur’an dışında kusursuz, tam ve mükemmel bir kitap olabilir mi? Bu iddia insan eliyle yazılmış bir kitap için fuhşiyat/ aşırı gitmek değil midir? Bu görüşler kişiyi şirke, küfre götürmez mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu devirde; “Urvet-ül vüska”, yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” (Allah’ın ipi) olan kitap Kuran mıdır yoksa Risalei Nur mudur?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şualar, On Birinci Şua, c. I, s. 985.de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risale-i Nur bu asırda, bu tarihte bir “urvet-ül vüska”dır. Yani çok sağlam, kopmaz bir zincir ve bir “hablullah” yani Allah’ın ipidir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Âsâ-yı Mûsa, 82’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Buna rağmen bizzat Kur'an-ı Kerim, Risaletu’n-Nur’un çok muhkem, kopmaz bir zincir ve bir "Hablullah" olduğunu "Ona (Nur Risaleleri’ne) elini atıp yapışanın necat bulacağını" mana-yı ********yle haber verir.” cümlelerine ne demeli? Yorumu siz yapın!!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Müslümanların şeriat, dua, ve ibadet kitabı Kuran mıdır, yoksa Risaleler midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Emirdağ Lahikası I, c. II, s. 1719. de geçen</span><span> </span>“Risale-i Nur'un menşur-u hakikatında tam tecelli ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr-ü davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı İlmi Kelâm, hem bir kitab-ı İlmi İlahiyat, hem bir kitabı teşviki san'at, hem bir kitabı belâgat, hem bir kitabı isbat-ı vahdaniyet; muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır”.<span> </span>Cümlesi Said Nursi’nin Risalelerini Kur’anlaştırma çabaları değil midir?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu devirde Müslümanlar Kurana mı yoksa Risalelere mi muhtaçtır? Müslümanların tekrar tekrar okuması gereken kitap Kuran mı yoksa Risaleler mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 73’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risale-i Nur, hakaik-ı İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat'î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, îmanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkikî yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risale-i Nur’dadır. Evet onbeş sene yerine, onbeş haftada Risale-i Nur o yolu kestirir, îman-ı hakikîye îsal eder. Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum. Siz dahi Risale-i Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İctimâi Reçeteler II, 193’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Hem şu hakikat zahir ve bahirdir ki: Bir kimse allâme dahi olsa, Risale-i Nur’un ve Müellifinin talebesidir; Risale-i Nur’u okumak zaruret ve ihtiyacındadır. Eğer gaflet ederse kendini aldatan enaniyetine boyun eğip, Risale-i Nur Külliyatını okumazsa büyük bir mahrumiyete düçar olur.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bediüzzaman Said Nursî, 666’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur'âna ve dolayısiyle asrımızda onun mânevî i’cazını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.” Cümlelerinde geçen telkinler Müslümanların, Kur’an’ı suiistimal eden Risalelere muhtaç olduğunu ortaya koymaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Zamanımızda İmanı kurtarmanın veya kurtuluşun tek yolu</span><span> </span>Nur cemaatına girip Risaleye mi tabii olmaktır?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Emirdağ Lâhikası (1),</span><span> </span>Mektup No: 81, c. II, s.1733. de geçen;</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Bu acip ve dehşetli ve hiç misli görülmemiş devirde, hususan ehl-i imanın çok sarsıntılar geçirdiği ve çok dehşetli düşmanlar karşısında bulunduğu ve küfr-ü mutlak ateşinin mahallemizi sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, güvenimizin en müstahkem, kavî, yıkılmaz, sarsılmaz tahkimatı olan Risale-i Nur'un nurânî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine dehalet etmekle kurtulacak ve imanınızı kurtararak, idam-ı ebedî zannettiğiniz ölümü bir hayat-ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz”.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Rehberler, 134, Gençlik Rehberi’nde geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Evet bu asırdaki insanları saadete kavuşturacak eser ancak Risale-i Nur’dur. Bu hüküm Nur Risalelerini okuyanların kat'i bir hükmüdür. (...) Nasıl Kur'an-ı Kerim’e sarılanların dünya ve âhiretleri mamur olursa; O’nun parlak ve yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’u okuyup amel edenler de hakiki saadete erişeceklerdir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bediüzzaman Said Nursî, 277, Kastamonu Hayatı’nda geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span>“(...) işaret ve beşaret-i Kur'aniyede ifade eder ki: "Risale-i Nur dâiresi içine girenler, tehlikede olan îmanlarını kurtarıyorlar ve îmanla kabre giriyorlar ve Cennete gidecekler." diye müjde verirler.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">s. 312’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Evet, Risale-i Nur’un bu dehşetli zamanda kazandırdığı iki netice-i muhakkakası, her şeyin fevkindedir; Başka şeylere ve makamlara ihtiyaç bırakmıyor.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Birinci Neticesi: Sadakat ve kanaatla Risale-i Nur dairesine giren, îmanla kabre gireceğine gayet kuvvetli senetler var.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 47’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“fefi’l-cenneti hâlidîne” âyetinin sırrıyle,</span><span> </span>"Risale-i Nur talebeleri, îman ile kabre gireceklerdir" tebşîratının (...)” Cümlelerde Said Nursi; kurtuluşun, cennetin, gerçek saadetin yolu olarak Risalelere sığınmayı, kutsal cemaatine girmeyi, Kur’an’la yetinilmeyip Risalelere tabi olunması gerektiğini söylemektedir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risalelerin yolunda çalışmak, hizmet etmek günahlara kefaret midir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdik-i Gaybî, c. II, s. 2061. de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kur'an lemeatlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nura değil ilişmek, tamamiyle terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki, geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek müdhiş belâlara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.” Cümlesiyle Said Nursi af olmanın yolu olarak Risale propagandasını ve yazımını göstermektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur; bela ve musibetleri def edip kendisine itiraz edenlerin başlarına bela veya musibetler getirir mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 308-311, Onüçüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“İşte Üstadımız Bediüzzaman Hazretleri uzun senelerdenberi "zındıklar Risale-i Nura dokunmasınlar ve şakirdlerine ilişmesinler. Eğer dokunurlar ve ilişirlerse, yakından bekliyen felâketler, onları yüz defa pişman edecek," diye Risale-i Nur ile haber verdiği yüzler hadisat içinde işte zelzele eliyle doğruluğunu imza ederek gelen dört hakikatlı felâket daha…Bütün arkadaşlar lâ ilâhe illallah zikrine devam ediyorduk. Zelzele bütün şiddetiyle devam etmekteydi. O sırada hatırımıza geldi, Risale-i Nur’u aşkla ve bir saikle üç-beş defa şefaatçi ederek</span><span> </span>Cenab-ı Hak’tan halâs ettik.(Bu apaçık şirk değil midir?) Elhamdulillah derhal sakin oldu…Zındıka tarafdarları mübarek Üstadımızın ihbarları olan ve Risale-i Nur’un büyük kerametlerinden olup... zelzele eliyle gelen beliyyelere ehemmiyet vermek istemiyorlardı.”</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 270’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Şimdi tam tahakkuk etti ki; zelzele, Risale-in-Nur ile alâkadardır. …bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki; Risale-i Nur, bir vesile-i def'-i belâdır... tatile uğradıkça belâ fırsat bulup gelir.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 14’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kardeşlerim, bu zelzele benim itikadımca Şakk-ı Kamer gibi bir mu’cize-i Kur'an’dır. En mütemerridi dahi tasdike mecbur eden bir vaziyete girdi.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bediüzzaman Said Nursî, 557, Afyon Hayatı’nda geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Pek çok tecrübelerle ve hâdiselerle kat'î kanaat verecek bir tarzda Risale-i Nur’un ağlamasiyle, ya zemin titrer veyahut ağlar. Gözümüzle çok gördüğümüz ve kısmen mahkemelerde dahi isbat ettiğimiz gibi, tahminimce, bu kış, emsalsiz bir tarzda bidayette yaz gibi gülmesi, Risale-i Nur’un perde altında teksir makinesiyle gülmesine ve intişarına tevafuku ve her tarafta taharri ve müsadere endişesiyle tevakkufla ağlamasına, birdenbire kış, dehşetli hiddeti ve ağlamasiyle tetabuku, kuvvetli bir emaredir ki, hakikat-ı Kur'aniyenin bu asırda parlak bir mu’cize-i kübrasıdır. Zemin ve kâinat onun ile alâkadar.” (Risale için asfalt-yer ağlamış bee!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 35’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risalet-ün-Nur’un intişarına karşı gelen düşman ve casuslara mukabil bir tek fare çıktı, planlarını zîr ü zeber etti.”(Hayret abartının bu kadarına..Risale farelerin eline kalmış!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 361-362, Ondördüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Her ihtimal var ki; mübarek soba, benim teessüratımı ve tazarruatımı dinliyen tek ve menfaatli arkadaşım bana haber veriyor ki: "Bu zindan ve hapishaneden gideceksin, bana ihtiyaç kalmadı..." (Said; sobayla konuşup sobadan alıyor haberi!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 413, Ondördüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Aynı saatte, ağır penceremiz adeta sebepsiz kablarım ve şişelerim ve yemeklerim üzerine düştü. Biz tahmin ettik ki, hem camlar, hem bütün şişe ve bardaklarım kırıldılar ve içlerindeki taamlar zâyi’ oldular. Halbuki, hârika olarak hiçbir kırık ve zâyiat olmadı. Yalnız bana hediye gelen pişirdiğim et döküldü. Fakat Nur’un namzed yeni talebelerine kısmet oldu, benim de hediye kabul etmemek olan kaidemi muhafaza etti ve birinci hâdiseye hârikalığıyle tasdik edip imza bastı.” (Kapların, şişelerin ve yemeklerin dökülmesi Saidin doğruluğuna delil!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Lem'alar, 246, Yirmialtıncı Lem'a’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risalet-ün-Nur şâkirdlerinin, hüsn-ü hizmetine acele bir mükâfat gördükleri gibi, hizmette kusur edenler dahi tokat yediklerini, Isparta’da olduğu gibi burada dahi gözümüzle gördük. Hacı Osmanla gelince, kapı güya lisan-ı hâl ile ona demiş ki: "üstadım seni kabul etmeyecek fakat ben sana açılacağım" diyerek arkasından sürgülenmiş kapı kendi kendine Mustafaya açılmış. Demek üstadımın onun hakkında, "Mustafa istikbale lâyıktır" diye söylediği sözü istikbal gösterdiği gibi, kapı da buna şahid olmuştur. Evet Husrevin yazdığı doğrudur, tasdik ediyorum. Kapı bu mübarek Mustafayı benim bedelime hem istikbal etti, hem de kabul etti. Said Nursî” (Kapıları konuşturan bir mucize!! Ve Said bunu tasdik ediyor??)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdîk-ı Gaybî, 39-40’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Üstadımız diyor ki: "Benim de kanaat-ı kat'iyyem çok tecrübelerle gelmiş ki, ben Risalet-ün-Nur’un tashihatiyle meşgul olduğum zaman, pek zâhir bir tarzda hem rızkımda bereket, hem suhulet görüyordum. Ne vakit çalışmazsam, o hali göremiyordum." (Haşa Rezzak Risale olmuş!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 322-323, Onüçüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Ona "Meyve"deki gençlik ve namaz mes'elelerini okudum ve dedim: Kumar oynama, namaz kıl. Kabûl etti. Fakat haylazlık galebe etti, namaz kılmadı, kumar oynadı. Birden, hiddet tokadını yedi. Üç-dört def'ada daima mağlûb oldu, fakir hâliyle beraber kırk lira ve sako ve pantolonu kumara verdi, daha aklı başına gelmedi. Bu gibi tokatlar daha var; fakat kâğıt bitti, mâna da bitti. Said Nursî”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Cümlelerde değindiğimiz ve değinemediğimiz onlarca saçma sapan iddialara dinî bir cevap veremiyoruz, söyleyecek söz bulamıyoruz.</span><span> </span>Sadece şunu soralım Nurculara; Üstadınızın tutuklandığı veya Nurculuğunuz yüzünden size menfi bir şey yapıldığı veyahut üstadınız öldüğü gün güneş veya ay tutulsaydı; siz de üsve-i hasene şanlı Resul (s.a.v.) gibi mertçe "güneşin veya ayın tutulmasının bu olaylarla bir alâkası yoktur" diyebilir miydiniz?</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Risalei Nur” darda kalanlara ve günahkârlara yardım eder mi?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sikke-i Tasdik-i Gaybî</span><span> </span>s.2102 de geçen bir şiirde:</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Cürmümüzle külhan gibi pürnârız, Dert elinden hem her gün zâr u zârız. Affet bizi madem sana hep yârız, Ey nur-u rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur! Çevrildi ateşle bu koca dünya, Bir cehennem gibi kaynadı derya. Yetiş imdada ey şâh-ı evliya! Ey bu zamanda rahmet-i âlem Risaletü'n-Nur!”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bu şiir Kuran’a göre şirktir. Çünkü af istenecek, sığınılacak, yardım istenecek Risale değil Allah’tır; alemlerin rahmet nuru Risaleler değil Kur'an-ı Kerim’dir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur'un manevî kişiliği (her kimse artık!!), ve talebelerinin manevi kişiliği Gavs-ı Âzam mıdır?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">İslama göre</span><span> </span>“Gavs” (kendisine sığınanlara yardım eden) sadece Allah ‘tır. Aksi inanç ise şirktir. Fakat Kastamonu Lâhikası<span> </span>121.Mektup ta geçen cümlede Said-i Nursi<span> </span>yardım için şöyle diyor:<span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Ben, eskide, Risale-i Nur'un şahs-ı mânevîsini, o imamlardan birisini zannediyordum. Şimdi anlıyorum ki, Gavs-ı Âzam'da, kutbiyet ve gavsiyetle beraber, "Ferdiyet" dahi bulunduğundan, âhirzamanda, şakirtlerinin bağlandığı Risale-i Nur, o Ferdiyet makamının mazharıdır” (Bu inanç düpedüz şirktir.)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risaleler itfayeciler gibi yangına engel olabilirler mi?</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Emirdağ Lahikası, Yirmi Yedinci Mektup, c. II, s. 1723. de geçen:</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ bîçare Ceylan yanıma geldi, dedi: "Biz yanıyoruz, mahvolduk." Ben de iki gün evvel mağazalarında bulunan Âyet-ül Kübra'nın bir kısım matbu' nüshalarını yanıma getirmek için söyledim, fakat getirmedi. Demek o ateşi söndürmek için orada kalmıştı. Ben de Risale-i Nur'u ve Âyet-ül Kübra'yı şefaatçı yapıp: "Ya Rabbi kurtar" dedim. Üç saat o dehşetli yangın hücumunda bütün o büyük daireyi mahvetti. Altında ve bitişiğindeki dükkânları bütün yaktı, yıktırdı. Risale-i Nur'un ve Âyet-ül Kübra'nın hıfzında (korumasında) olan mağazaya kat'iyyen ilişmedi ve altındaki şakirdin dükkânı da müstesna olarak sağlam kaldı.” Sözleriyle Said Nursi Risalelerin yangına engel olduğunu, mağazayı koruduğunu iddia ederek şirk işlemiyor mu?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Risale-i Nur’daki uydurma Hadisler ve Said-i Nursi’nin Hadis Uydurmacılığı</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yirmisekizinci Lem'a’da geçen; "Ben ilmin şehriyim Ali’de onun kapısıdır.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Nur Risaleleri’nde "Keramet-i Aleviye" diye sunulan zırvaların temel dayanağı, işte bu hadistir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sözler, 269, Yirmiikinci Söz’de geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Büyük bir nur lâmbası, Güneştir ki; arzın şarktan geri dönmesiyle yeniden güneşin görünmesi, kucağında Peygamberin (A.S.M.) yatmasiyle ikindi namazını kılmayan İmam-ı Ali (R.A.) o mu’cizeye binaen ikindi namazını edâen kılmış.” (Dünya tersine dönmüşşşşşşş!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mu’cizat-ı Ahmediyye/Onüçüncü İşaret’te geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm namaz kılarken, hırçın bir çocuk, namazını kat'edip geçtiğinden, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm </span>ﻩﺮﺜﺍ<span style="font-family:Verdana;"> </span>ﻊﻁﻗﺍ<span style="font-family:Verdana;"> </span>ﻢﻬﻟﻟﺍ<span style="font-family:Verdana;"> demiş. Ondan sonra çocuk daha yürümemiş öyle kalmış, hırçınlığının cezasını bulmuş.” (Peygamberimize atılan iftira)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 35, Yirmiyedinci Mektubda geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Ben namaz tesbîhatının âhirinde otuzüç def'a kelime-i tevhîd zikrederken birden kalbime geldi ki: Hadîs-i Şerîf’te "Bâzen bir saat tefekkür, bir sene ibadet hükmüne geçer." Risalet-ün-Nur’da o saat var, çalış o saati bul, ihtar edildi.” (işi gücü bırak Risale-i Nur’la uğraşşşşş!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 410, Yirmidokuzuncu Mektup’ta geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">"Bir rivayette, lisanı ehli cennetten sayılan Farisi lisanı….” (Eyvah Farsça bilmeyenler yandı!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 381-382, Yirmidokuzuncu Mektub’ta geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“ Hadîsin rivayetlerinde var ki: Cenâb-ı Hak nefse demiş ki: "Ben neyim, sen nesin?" Nefis demiş: "Ben benim, sen sensin" Azab vermiş, cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş: "ENE ENE; ENTE ENTE". Hangi nevi azabı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azab vermiş. Yâni aç bırakmış. Yine sormuş: "MEN ENE VEMA ENTE" Nefis demiş: "Sen benim Rabb-ı Rahîmimsin, ben senin âciz bir abdinim..."( Said-in Allah’a ve peygambere</span><span> </span>attığı iftira!!)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 48, Üçüncü Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Kur'an’dan ve münâcât-ı nebeviye olan Cevşen-ül-Kebîr’den aldığım bu dersimi,..</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">( Said; peygambere ait dediği bu cevşen hakkında maalesef hiçbir kaynak gösterememiştir.)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 484, Onbeşinci Şua’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Binbir Esma-i İlâhiyyeye sarîhan ve işareten bakan ve bir cihetle Kur'an’dan çıkan bir hârika münâcât olan ve mârifetullahda terakki eden bütün âriflerin münâcâtlarının fevkınde bulunan ve bir gazvede "Zırhını çıkar onun yerine bu Cevşeni oku" diye Cebrail vahy getiren "Cevşen-ül-Kebîr" münâcâtı içindeki hakikatlar ve tam tamına Rabbine karşı tavsifler,”(Ey Said! nerde bu vahiy dediğin iftiranın kaynağı)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kastamonu Lâhikası, 130, Yirmiyedinci Mektubda’da geçen şu sözdür:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Birden bu gelen Hadîs-i Şerif ihtar edildi: "Ahir zamanda, ihtiyâre kadınların samimî dinlerine ve kuvvetli itikadlarına tâbi olunuz.” (Kur’ana değilde ihtiyar kadınların dinlerine!!!)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 165, Ondokuzuncu Mektub’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span>“Mi’rac gecesinin sabahında (...) Hem Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş’e demiş ki: "Yolda giderken, sizin bir kafilenizi gördüm; kafileniz yarın filân vakite gelecek. Sonra o vakit kafileye muntazır kaldılar. Kafile bir saat teehhür etmiş. Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O’nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş’in sükûnetiyle göstermiştir.” (Said attığı iftirayla güneşi durdurduuuu!)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Lem'alar, 272, Yirmisekizinci Lem'a’da geçen;</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Said Nursî, Hacc suresinin 73. ayetinin tefsirinde, ayetin metninden sonra şöyle diyor:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“….Nemrud’u mağlub eden ve Hazret-i Musâ (A.S.) onların ta’cizlerine karşı müştekiyâne: "Ya Rab, bu muacciz mahlukları ne için bu kadar çoğaltmışsın?" deyince ilhamen cevap gelmiş ki: Sen bir def'a sineklere itiraz ettin, bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: "Ya Rab, bu koca kafalı beşer seni yalnız bir lisan ile zikr ediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etse idin, binler lisan ile sana zikredecek bizim gibi mahluklar olurlardı," diye …” (Bu da Hz. Musa’ya attığı iftira)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 228, Onbirinci Şua’da geçen şu;</span><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Hem meselâ küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin fertleri sayısınca diller ve o ferdlerin âzâ ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz ubûdiyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdarâne temsil edip dergâh-ı ilâhiyeye takdim etmek için kırkbin başlı ve her başı kırkbin dil ile herbir dil ile kırkbin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-i hakikat olarak muhbir-i sâdık haber vermiş.” (Said’in</span><span> </span>Melekler hakkında ki iftirası)</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hz. Peygambere isnat edilen bütün bu rivayetlerin kaynağı nedir? Bu haberler, hangi hadis kitabında geçmektedir? İşkembeyi kübradan atmak kolay!!</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sözler, 233, Yirminci Söz’de</span><span> </span>geçen;<span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(...) Nil-i mübârek, Dicle ve Fırat gibi ırmaklar, (...) hadiste rivayet ediliyor ki: "O üç nehrin herbirine Cennetten birer katre her vakit damlıyor ve ondan bereketlidirler." Hem bir rivayette denilmiş ki: "Şu üç nehrin menbaları, cennettendir."(Sait Dicle’yi hadise eklemiş)</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mektubat, 104, Ondokuzuncu Mektub’da</span><span> </span>geçen;<span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Sonra ehl-i keşfin tasdikıyla; yetmiş def'a Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm temessül edip, yakaza hâlinde O’nun sohbetiyle müşerref olan Celâleddin-i Suyutî gibi allâmeler ve muhakkikler ehâdis-i sahîhanın elmaslarını, sair sözlerden ve mevzuattan tefrik ettiler.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">(Keşif yolunu kabul edince</span><span> </span>, bu durumda; bazı mülhitlerin, fikirsizlerin, hıfzsızların, bilgisizlerin karıştırdıkları uydurma hadisleri o büyük muhaddislerin ayırmalarının ne kıymeti kalır?! Onlar ayırsınlar, siz Resule sorup (!) onların ayırdıklarını tekrar sokuşturun... Bundan daha kötü ne olabilir ki! )</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Şuâlar, 433; Müdâfaalar’da Peygamberimize şöyle iftira atmaktadır:</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, bazı hâdislerle Ümmet-i Muhammediyenin ömrünün binbeşyüz seneyi pek geçmiyeceğini söylüyor.”</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><a href="http://www.aliumuc.com/?sf=13" target="_blank">http://www.aliumuc.com/?sf=13</a></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Neye niyet, neye kısmet ! - Oğuz BAKAR ]]></title>
<link>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=106</link>
<pubDate>Wed, 30 Apr 2008 11:46:44 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ali Aksoy</dc:creator>
<guid>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=106</guid>
<description><![CDATA[
“Rabbim benden nasıl bir kul olmamı istiyor ?” sorusuna cevap bulmak için , Kur’an’ın a]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><img src="http://www.aliaksoy.net/wp-content/hanif.jpg" alt="" width="250" height="300" align="top" /></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Rabbim benden nasıl bir kul olmamı istiyor ?” sorusuna cevap bulmak için , Kur’an’ın anlamını okuyordum ki ; “Hadisler olmadan Kur’an anlaşılmaz” dediler . Yalnızca Kur’an’a bakarak yaşamaya kalkarsam sapıtırmışım ; karanlıklardan aydınlığa çıkaran ve dosdoğru yola ileten âyetlerle hem de …</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hadisleri okuyordum , “Hadislerin nesh edileni var , zayıfı var , uydurması var ; bunların kullanılış yerlerini öğrenmen için sen en iyisi bir mezheb imamına tâbi ol” dediler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Her ne kadar , hadis imamı Buhari ; mezheb imamı Ebu Hanife’yi rivâyetçi olarak güvenilir kabul etmese de “İmam-ı Azam’ın 5 eseri“adlı kitabını okuyordum . Çünkü o , çağının zalim melikinin kadılık görev teklifini ,zulme bulaşma endişesinden dolayı reddetmiş ve bu yüzden zindanda şehid edilmişti . Ebu Hanife’nin talebelerinden biri ise kadılık görevini kabul ediyordu . Nasreddin Hoca fıkrası gibi , o da haklıydı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Sen o yüce şahsın kitabını anlayamazsın , Aliyyul Kâri’nin yaptığı şerhini oku” diyerek bir başka boyuta geçmeye iknâ ediyorlardı bu defa.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Mezheb imamı Şafii , Kur’an âyetlerinin hadisle nasıl iptal edileceğini öğretirken ; diğer bir mezheb imamı Ahmed bin Hanbel de , Kur’an’ın sünnete değil , sünnetin Kur’an’a hâkim olduğundan bahsediyordu . Allah’ın sözlerini kim iptal edebilirdi ki ? “Nâsih mensuh âyetler” diyerek bu ilmî kılıflı zulmü yapanlar , Kur’an’ı terk edilmiş bırakanlardan olmuyor muydu acaba ?</span><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Aliyyul Kâri şerhini okuyordum , “sen bir ilm-i hâl oku” , dediler . İlm-i hâl okuyordum ki , kafam iyice karıştı . Guslün farzlarında bile 4 mezheb anlaşamamıştı . ( 3 /5 /2 / 1 )</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Afalladığımı görenler bu defa , “en doğrusu bunu bir hocaefendi eşliğinde oku” dediler . Bir de baktım ki , hocaefendilere tâbi olmuşum . “Ey Rabbimiz ! Biz reislerimize ve büyüklerimize uyduk da onlar bizi yoldan saptırdılar , derler .” ( AHZAB 67 ) âyetini hatırladım birden.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Fırkalaşmamız yetmemiş gibi herkesin farklı bir hocaefendisi ; her hocaefendinin de bir açıklayıcı (!) kitabı vardı … Herkes , kendi yanında bulunan kitaplarla iftihar ediyor , onu öne çıkarıyordu …</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Her geçen gün , Kur’an ile arama duvarlar örüldüğünü fark ettim ki , Elçi’nin şikâyetçi olduğu “Kur’an’ı terk etme”nin bir başka yöntemiydi bu.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bizi dosdoğru yola iletecek olan , kendisinde hiç şüphe olmayan , zayıf /uydurma /çelişki barındırmayan , Rabbimiz tarafından korunmuş , delil olduğu sabit olan ve anlaşılsın diye kolaylaştırılmış , sahihliği Rabbimizden kanıtlı olan Allah’ın Kitabına sıra gelmeyecek miydi bir türlü ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Yoksa bu Kitap , herkesi değil de , sadece dinî makamları işgal edenleri mi muhatap alıyordu ? Sâhi , bu makamları verenler yine insanlar değil miydi ? Onların dosdoğru yol üzere olduklarına Rabbimizden bir delil ve şahitlik mi vardı ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Halbuki onların konumu ; Allah’ın dininin yardımcıları olma yolunda birbirimize destek olacağımız , yaşarken olduğu gibi , ölürken bile birlikte olmak için dua ettiğimiz mü’minlerin konumu olmalıydı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah’ın bizi serbest bıraktığı konuları ; birilerinin din adına hükme bağlamasının ve haram , mekruh , helâl isimlerini vererek dini genişletmesinin adı İslâm olmuştu . Peki , İslâm (Allah’a teslim olmak) bu muydu ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Halbuki “Bakara kıssası” bir ibretti bize : Rabbimiz , “bir sığır kesin” diyor , İsrailoğulları sığırın rengiyle , çift sürmüş olup olmayışıyla ilgili sorular sorarak meseleyi kendilerince içinden çıkılmaz bir hâle sokmaya çalışıyorlardı ya…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah’ın , “tek ve hâlis , katışıksız din” dediği din bu muydu ? “Din yalnız Allah’ın” mı oluyordu bu şekilde ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hâşâ , Rabbimiz bize anlaşılmayan bir Kitap mı göndermişti ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Anlaşılmayan bir öğüt vermekten Rabbimizi tenzih etmeli değil miydik ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Sanki Kur’an , sadece Elçi’yi muhatap almış ve Elçi de bizim anlayamayacağımızı düşünerek hadislere dönüştürmüş , sanki “sakın Kitab’la bağlantı kurmayın , sadece tilâvet edin , hadislerim ne güne duruyor ?” demişti.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">“Trafo olmazsa , yüksek gerilim adamı çarpar”mış . O zaman , “Kur’an’a ne gerek vardı ? ” diye sorulmaz mı ? Namazlarda ve mezarlıklarda okunmasından başka bir fonksiyonu mu kalıyordu sanki ? Allah’ın bize tenezzül buyurup indirdiği kelâma uymanın yolu bu kadar zor ve dolambaçlı mıydı ?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an’ı hayatımızdan çıkarmak isteyenler , bir de “Kur’an anayasadır” demezler mi ? Şeytanın sağdan yanaşmasının bir misâli de bu olsa gerek .</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an’ın , tafsilatlı kılınmakla zâten yasanın kendisi olduğu gerçeğini , tahtları sarsılacak olanların haykırmasını beklemek saflık olur tabii ki.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Bunu öğrenmek için Kur’an’ın anlamına tekrar döndüm ve şöyle bir manzara ile karşılaştım :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an , tafsilatlı (detaylı) bir şekilde açıklanmış bir Kitaptı :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Böylece suçluların yolu belli olsun diye âyetleri iyice açıklıyoruz . EN’ÂM 55</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Bak , anlasınlar diye âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz ! EN’ÂM 65</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* İşte biz ayetleri çeşitli biçimlerde böyle açıklıyoruz . Öyle ki sana: “Sen ders almışsın” desinler ve biz de bilebilen bir topluluğa onu açıkça göstermiş olalım . EN’ÂM 105</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Şimdi de Allah , size kitabı , içinde her şey inceden inceye açıklanmış olarak göndermişken Allah’tan başkasını mı hakem isteyeceğim ? EN’ÂM 114</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Bu (din), Rabbinin dosdoğru yoludur . Biz , öğüt alacak bir kavim için âyetleri ayrıntılı olarak açıkladık . EN’ÂM 126</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Sana bu kitabı ; her şey için bir açıklama , doğru yolu gösteren bir rehber , bir rahmet ve müslümanlar için bir müjde olarak indirdik . NAHL 89</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Andolsun ki , onların kıssalarında akıl sahipleri için ibret vardır . Kur’an, uydurulabilecek bir söz değildir . Fakat kendinden öncekileri tasdik eden , her şeyi ayrı ayrı açıklayan ve inanan bir toplum için de bir yol gösterici ve bir rahmettir. YUSUF 111</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an , apaçık bir Kitaptı :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Elif . Lâm . Râ . Bunlar , apaçık Kitab’ın âyetleridir . YUSUF 1</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* İman edip sâlih amel işleyenleri, karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size Allah’ın apaçık âyetlerini okuyan bir Elçi göndermiştir . TALÂK 11</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Kur’an , kolaylaştırılmış bir Kitaptı ; “ben öğüt alamıyorum” diyenin aklından şüphe etmesi gerekirdi :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Biz Kur’an’ı, sadece, onunla Allah’tan sakınanları müjdeleyesin ve şiddetle karşı çıkan bir topluluğu uyarasın diye senin dilinle (indirilip okutarak) kolaylaştırdık . MERYEM 97</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Andolsun biz Kur’an’ı düşünüp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık . Öğüt alan yok mu ? KAMER 22</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Biz Onu senin dilinle kolaylaştırdık ki , düşünüp öğüt alsınlar . DUHAN 58</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Bu , sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki , insanlar onun âyetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar . SÂD 29</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Allah’a yaklaşmak , aracılarla değil , bizzat katışıksız olan Kitap ile olacaktır :</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">* Dikkat et , hâlis din yalnız Allah’ındır . O’nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler : Onlara , bizi sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz , derler . Doğrusu Allah , ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir . Şüphesiz Allah , yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez . ZÜMER 3</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Oğuz Bakar , 12 Aralık 2007</span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kadir Gecesi Okumaları - Mustafa İslamoğlu]]></title>
<link>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=100</link>
<pubDate>Wed, 30 Apr 2008 11:43:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ali Aksoy</dc:creator>
<guid>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=100</guid>
<description><![CDATA[Bir gece düşünün ki, bir ömre bedel olsun. Kadir gecesi, işte böyle tarif ediliyor Kadr sures]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;color:black;">Bir gece düşünün ki, bir ömre bedel olsun. Kadir gecesi, işte böyle tarif ediliyor Kadr suresinde. “Bin aydan hayırlı” demenin bir başka ifade şekli de “bir ömre bedel” demektir. Zira bin ay 83 yıl eder. Ama “bir ömre bedel” yerine “bin aydan hayırlı” denilmesi, 1000 rakamının tedai ettirdiği zengin çağrışım olsa gerek. Zira vahiy bin rakamını, hemen her yerde kinaye olarak kullanır. Bu bağlamda, “aklınıza gelebilecek en uzun süreli ömür” çağrışımı taşısa gerektir.</span></p>
<p style="text-align:justify;">Bunu teyit eden bir ibare de, Duhan 3’te bu geceden “mübarek bir gece” olarak söz edilmesidir. Mübarek, yani “bereketli kılınmış”. Bu öyle bir ilahi bereket ki, onu ifade etmede dil bile yetersiz kalmakta, mecaz devreye girmektedir.</p>
<p style="text-align:justify;">“Mübarek” kelimesi ism-i mef’uldür; özneye değil, nesneye tekabül eder. Bunun anlamı şudur: Kadir gecesinin kadr ü kıymeti, değer ve bereketi kendisinden değil, kendi dışından kaynaklanır. Onun özünde “bulunan” değil, ona “verilen/yüklenen” bir şeydir.</p>
<p style="text-align:justify;">Peki, Kadir gecesini “değer yükleyen” unsur nedir?<!--more--><br />
<span style="font-family:Verdana;color:black;"><br />
Bu sualin cevabı, Kadr suresinin girişinde açıkça verilmiştir: Vahiy… Mübarek kılınan, mef’ul olan, yani vahiy fiiline maruz kalan bu gece, ilk vahiy kendisinde indiği için “kadr” adını almıştır. “Kadr”, isimleşmiş mastar olması hasebiyle iki manayı birden içerir. Mastar olarak “ölçme ve değerlendirme”, isim olarak “ölçü ve değer/kıymet”. Şu halde “kadir gecesi”, “ölçme ve değerlendirme gecesi” veya “ölçü ve kıymet gecesi” anlamına gelir.</span></p>
<p style="text-align:justify;">“Ölçme ve değerlendirme” ne anlama gelir? Bu sualin cevabı için uzağa gitmeye gerek yok. Bu gecenin Ramazan ayı içerisinde olduğunu söyleyen Bakara 185’in sonunu okumak yeterli: “(Kur’an) insanlık için bir rehberlik, (bu) rehberliğin belgelerini barındıran bir doğru yol kılavuzu ve iyi ile kötüyü ayırmaya yarayan bir bilinç kaynağıdır (Furkan).” Kur’an’ın Furkan oluşu, muhatabına “ölçme ve değerlendirme bilinci” kazandırması demektir. Vahiy tüm unsurlarıyla muhatabında bu bilinci inşa ederek onu karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Mastar anlamıyla “kadir” bu olsa gerektir. İsim anlamıyla ise, “vahiyle değerlenmiş, kıymetlenmiş bir gece” olması anlamına gelir ve ikisi de aynı kapıya çıkar.</p>
<p style="text-align:justify;">Zaten, eğer Duhan 3’ü göz ardı ederek “değer” ve kıymet”in bizzat gecenin kendisinden kaynaklandığını düşünürsek, bu durumda “bizatihi kutsal bir zaman parçasından” söz etmemiz gerek. Bu durumda Kur’an takviminin 365 günlük sabit “güneş yılını” değil, 355 günlük her yıl gezen “ay yılını” esas alması meselesi ortaya çıkar. Bu meseleyi dikkate alarak “Kadir gecesi bizatihi kutsal bir zaman parçasıdır” dersek, o zaman, o geceye tesadüf etmek ancak 33 yılda bir mümkün olur. Bu da geceyi bire bir bilmemiz halinde. Yok geceyi bire bir bilmiyor, Efendimizden gelen Ramazan’ın son 10 (veya 7) gününü esas alıyorsak, bu durumda bu geceye tesadüf etme ihtimalimiz minimum 360 yılda bire inecektir.</p>
<p style="text-align:justify;">Buhari ve Müslim’in rivayetine göre, bazı sahabiler rüyalarında Kadir gecesinin Ramazan’ın son 7 gününde olduğunu görerek Hz. Peygamber’e haber verirler. Hz. Peygamber: “Görüyorum ki, Ramazan’ın son 7 gecesi hakkındaki rüyalarınız birbirini tutuyor. Artık kim kadir gecesini arayacaksa, onu Ramazan’ın son 7’sinde arasın” der.</p>
<p style="text-align:justify;">Burada ilk akla gelenler şunlar: Rasulullah görmüyor rüyayı, sahabe görüyor, o yorumluyor. Aslında Kadir gecesi Kur’an’ın ilk nazil olduğu gece. Hz. Peygamber’in, kendi hayatının ve insanlığın dönüm noktası olan böylesine muazzam bir olayın olduğu geceyi unutması mümkün değil. O muhteşem olayın birinci şahidi olarak o günün hangi gün olduğunu bilmemesi düşünülemez. Bu konudaki tüm rivayetler, Allah Rasulü’nün bu geceyi bilmediğini değil, söylemekten kaçındığını göstermektedir. Belki de, istismar edilmesin diyedir. Ama bir yandan da, ilan edilen bu ilahi “genel aftan” yararlanmaya teşvik ediyor.</p>
<p style="text-align:justify;">Bütün bunlardan sonra, geriye ikinci şık kalıyor: Kadir gecesi üzerinden muhataba vahyin kadr ü kıymetini bildirmek. Açılımı şu: En insan! Eğer indiği sıradan bir geceye 30 bin kat değer yüklüyorsa bu vahiy, senin yüreğine, hayatına, bilincine inmesi durumunda sana yükleyeceği değeri var sen hesap et! İndiği mekan olan, unutulmuş bir çöl kasabası olan Mekke’yi “şehirlerin anası” ve “bereketli belde”, indiği insan olan Abdulmuttalib’in yetimini “alemlere rahmet” kılan bu vahiy, sana neler katmaz ki?”</p>
<p style="text-align:justify;">Kadr suresinin birinci ayetindeki “gece” mecaz olarak da ele alınabilir. Bu, dünya hayatına tekabül eder. Bu dünya hayatı bir “gece” gibidir. Vahiy bu dünya gecesini aydınlatan bir “nur”, bir dolunaydır. Hatırlayalım ki “nur” Kur’an’da güneşin değil ayın ışığı için (yansıyan ışık) kullanılır. Buna göre ahiret de gündüz gibidir. Orada her şey gerçek yüzüyle ortaya çıkacaktır (yakin). Bir gün bu gece bitecek ve insanda “şafak atacaktır”. Kadr suresi “Bir kurtuluş reçetesidir; ta fecr doğuncaya kadar…” ayetiyle son bulur. Ahirette insanlığın şafağı atıp aklı başına gelecek, ama vahye sırt dönenler için iş işten geçmiş olacaktır.</p>
<p style="text-align:justify;">Tıpkı Kur’an’da cehennemliklerin ağzından yapılan şu alıntıda olduğu gibi: “(Allah) sordu: Dünyada kaç yıl ömür sürdünüz? Dediler ki: Bir gün ya da yarım gün.” (23:112-113; krş. 46:35; 10:45; 20: 104) Bu “bir gece kadar bereketsiz bir ömür”. Bunun yanına Kadr suresinde müjdelenen “bir ömre bedel geceyi” koyun. İkisi yan yana şu anlama geliyor:</p>
<p style="text-align:justify;">Vahyin anlam katmadığı Allah’sız bir ömür bir gece kadar bereketsiz, vahyin kılavuzluğunda geçen her gece bir ömür kadar bereketlidir.</p>
<p style="text-align:justify;">İdrak edenlere mübarek olsun.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;color:black;">Kaynak: <a href="http://www.kimokur.com/MakaleDetay.aspx?mId=433" target="_blank">Kim Okur</a><br />
<!--[if !supportLineBreakNewLine]--><br />
<!--[endif]--></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Tevhid nedir ?]]></title>
<link>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=96</link>
<pubDate>Wed, 30 Apr 2008 11:40:55 +0000</pubDate>
<dc:creator>Ali Aksoy</dc:creator>
<guid>http://uyariciyazilar.wordpress.com/?p=96</guid>
<description><![CDATA[- İktibas Dergisi - Sayı 307 Temmuz 2004
 
 ‘Tevhid’ kelimesi ‘birlemek’ demektir. Terim o]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">- İktibas Dergisi -</span><span> </span>Sayı 307<span> </span>Temmuz 2004</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> ‘Tevhid’ kelimesi ‘birlemek’ demektir. Terim olarak Allah’ı birlemek anlamına gelir. Tevhid kelimesi Kur’an’da bulunmaz ancak kavram olarak ‘tevhid’in Kur’an’a ait olduğunu yadsımak mümkün değildir. Bir başka deyişle, tevhid Kur’anî bir kavramdır; İslam’ın Allah’ın birliği esasına dayandığını ifade eder. Kur’an Dini’nin özü, esası, füruatı ve usûlü tevhide yaslanır. Öte yandan tevhid akidesi Kur’an’da, başka kelimelerle işlenmiştir. Şirkin zıddı tevhiddir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an’da "Allah’ı birleyiniz" (vahhidû=tevhid ediniz) şeklinde bir kelime yoktur fakat, aynı kökten ism-i fail olan ‘vâhid’ kelimesi birkaç kere kullanılmıştır. ‘Vâhid’ sözcüğü Allah’ın bir tek olmasını ifade eder. "Sizin ilahınız bir tek İlah’tır!" (ve ilâhukum ilâhun vâhidun) (2/Bakara, 163); "Bir tek İlah’dan başka İlah yoktur" (5/Maide, 73); "De ki O ancak bir tek İlah’tır" (6/En’am, 19) ayetlerinde ‘vâhid’ kelimesi kullanılmıştır ki, ‘tevhid’le aynı köktendir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Tevhid Allah’ı birlemektir, fakat bu, sadece "Allah bir ve tekdir, başka ilah yoktur" sözünden ibaret değildir. Zira, tevhidin açılımları vardır. Allah’dan başka ilah kabul etmeyen bir insan, büyük bir inanç ve yaşam sistemini (tevhidi) kabul ettiğine dair bir sözleşmeyi imzalamış gibidir. Dolayısıyla "lâ ilahe illallah" sözü üç kelimeden oluşuyorsa da, kapsam alanı olarak karşımıza bütün Din’i çıkarmaktadır. İşte bu yazıda tevhidin bu açılımlarını ortaya koymaya çalışacağız.</span><!--more--></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Evet Allah biriciktir, bir tek’tir, O’ndan başka ilah yoktur. Bu ayetlere biraz incelikli bakıldığında, şu gerçek fark edilecektir: Burada kastedilen, "Allah bir tanedir, sizin zannettiğiniz gibi iki, üç ya da beş tane değildir, tek bir tanedir" değildir. Bunun yerine, İlah’ın tekliği üzerinde duruluyor. Yani burada asıl tartışma konusu, Allah’ın var mı yok mu olduğu değildir. Çünkü, Kur’an’ın ilk muhatapları olan Mekke müşrikleri yaratıcı bir güç olarak Allah’ı biliyor ve inanıyorlardı, yani ateist değillerdi. Mekkeliler, Allah’la beraber başka birtakım ilahlar, tanrılar da edinmişler, bu tanrıların Allah katında bir değerlerinin olduğuna inanmaktaydılar.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Kur’an’ın ilk müşrik muhatapları ateist değildi ama, zihinlerindeki Allah, Kur’an’ın tanımladığı gerçek Allah da değildi. Bu nedenle Kur’an, onların çarpık Allah anlayışlarını sürekli düzeltmiştir. Mesela Kur’an, yerleri ve gökleri (yani bütün kainatı) yoktan var eden, bunları düzenleyen, sevk ve idare eden bir tek Allah’ın varlığına dikkat çeker:<br />
"Eğer yerde ve göklerde Allah’dan başka ilahlar bulunsaydı, (yer ve gök) bozulur, dağılır giderdi. Öyleyse, arşın sahibi Allah onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir." (21/Enbiya, 22). Bu ayetin bir öncesinde, insanları Allah’dan başka diriltecek bir ilahın varlığını ortaya atanlar varsa bunların, iddialarını ispatlamaları istenir (21/Enbiya, 21), sonrasında da Allah’dan başka ilahlar edinenlerin buna dair delilleri (burhan) varsa onları neden getirmedikleri sorgulanır. (21/Enbiya, 24). Allah’a evlat isnad eden kafirlere cevap verirken Kur’an şöyle der: "Allah evlat edinmemiştir. O’nunla birlikte hiçbir İlah da yoktur. Eğer olsaydı, her İlah kendi yarattığıyla ilgilenir ve mutlaka biri diğerine galebe çalardı. Halbuki Allah onların yakıştırageldikleri sıfatlardan münezzehtir." (23/Mü’minun, 91).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Bir başka ayette ise, eğer Allah’dan başka ilahlar olsaydı, herhalde Allah’a karşı taşkınlık ederlerdi buyurulmaktadır. (17/İsra, 42). Bu ayet, "bu durumda o ilahlar Allah’a itaat etmek için çareler ararlardı" diye de yorumlanmaktadır. ‘İbteğa’ kelimesi buna uygundur, fakat yukarıdaki ayetleri ve benzerlerini göz önüne aldığımızda, bu ayetin, var sanılan tanrılar gerçek olsaydı, Allah’a karşı, Allah’a rağmen bir şekilde tanrısal güçlerini kullanıp kendi tanrısallıklarını ortaya koyma yoluna giderlerdi, madem ki Allah’a karşı böyle bir güç ortaya koyabilen yok, bu durumda bir tek Allah’ın kudretine teslim olmanız gerekmez mi mesajını verdiğine kanaat getirebiliriz.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Tevhid deyince akla gelen İhlas suresi Kur’an’ın en kısa surelerinden biridir ama mesaj olarak Kur’an’ın sanki özeti gibidir. Bu özelliğinden dolayı kendisine ‘tevhid’ suresi de denilmiştir. Tevhid herhalde en kısa ve özlü şekilde ancak böyle tanımlanırdı. Bibal-i Habeşî, bedenine hükmeden Ümeyye tarafından kızgın kumlar üstüne yatırılıp da işkence edilirken "ehad, ehad" sözleriyle mukabele ve mukavemet ediyordu. Bu hâdise, ihlas suresinin Mekke’nin erken dönemlerinde inmiş olduğu ihtimalini güçlendirmektedir. Böylece Kur’an kelime ve kavramlarının, yeni filizlenen bir İslam toplumunu nasıl ilmek ilmek dokuduğu da görülmektedir. "De ki O Allah bir tek’dir. Allah samed’dir. Doğurmadı, doğurulmadı. Hiçbir şey O’nun eşi dengi olamaz." Müfessirler ‘ehad’ kelimesinin arapçada genelde izafet terkibi ile kullanıldığına, münferid olarak pek kullanılmadığına dikkat çekmektedirler. Şu halde ‘ehad’ yalnızca Allah’dır. Allah’dan başka hiçbir şey ‘ehad’ değildir, sadece Allah’ın eşi, benzeri ve ortağı yoktur. Varlığı örneksizdir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
İhlas suresini özetlersek üç ana temanın işlendiği görülecektir: 1.Allah bir tek’dir. 2.Allah doğmak, ya da doğurmak gibi beşeri niteliklerden münezzehtir. 3.Hiçbir şey Allah’ın dengi ve benzeri değildir. Böylece Allah yüzde yüz bir tenzihle teşbihden, tecsimden arındırılarak tevhid edilmiştir.<br />
İşte tevhid dini İslam’ın Allah’ı budur. Bu ayetler İslam’ın İlahı’nı bütün diğer muharref dinlerin ve beşeri metafizik sistemlerin tanrı tasavvurlarından ayırmaktadır. Allah bir tek’dir, benzeri olmayan bir İlah’dır. Hiçbir şey O’nun misli değildir (42/Şura, 11). Allah’ın bir örneği, öncesi ve sonrası yoktur. O’nun cinsiyeti olmaz, zamana ve mekana muhtaç değildir. O hiçbir şeye muhtaç değildir. Çünkü O ilah’dır, her şeyi yaratan O’dur, bu kadar ekmel gücü elinde bulunduran, gücünün ve kudretinin sınırı olmayan bir yaratıcı, nasıl beşeri arazlara ihtiyaç duyabilir? Samed kelimesi hem surenin, hem Kur’an’ın, hem de tevhidin anahtar kelimesidir. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, ama O her dileğin merciidir. Her muhtaç, avucunu O’na açar. O’nun dışındaki her varlık, talebini O’na yöneltir. Hiçbir varlık Allah’dan müstağni olamaz, ama O her şeyden müstağnidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
İhlas suresinin, sözü hemen Allah’a çocuk isnad edenlere getirmesi ve bunu mutlak surette reddetmesi, Kur’an’ın nüzulü döneminde Allah’ı o şekilde tanıyan insanların varlığına delalet eder. Bilindiği gibi Hristiyanlar Meryem oğlu İsa’yı Allah’ın oğlu telakki etmişlerdir. Halbuki Samed Allah, çocuk edinmekten münezzehtir. Böyle bir ihtiyacı yoktur. Allah, bütün insanları olduğu gibi İsa ve annesini de kul olarak yaratmıştır. (19/Meryem, 93). Onlar da kul olmuşlardır. Ölümünden sonra ilah edinilmişse, ne İsa gibi bir nebînin, ne de salih bir insanın bunda bir günahı yoktur. Allah’ın İsa’ya "İnsanlara beni ve anamı Allah’dan başka iki ilah edinin diye sen mi söyledin?" diye sorması üzerine İsa’nın cevabı gayet açıktır: "Haşa! Seni tenzih ederim. Hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim Sen onu mutlaka bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, fakat ben Senin zatında olanı bilmem. Sen şüphesiz gaybları mutlak bilensin." (5/Maide, 116).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Hristiyanların Allah’a çocuk isnad etmeleri, bağışlanabilir, sıradan bir günah değildir. Bu iftiraya Allah’ın gazabı o kadar şiddetlidir ki, bundan dolayı "neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp gidecektir" (19/Meryem, 88-92). Kur’an, "Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir olmuşlardır" ayetiyle (5/Maide, 73), teslis akidesini icad eden Hristiyanları tekfir etmektedir. (Demek ki tevhid dininde ‘tekfir’ vardır. Önemli olan, bir delile dayanmadan, hakkında bilgimiz olmayan insanları ulu orta tekfir etmemektir). Bununla beraber, onların içinde az da olsa, şirksiz iman edenlerin bulunabileceğini kabul etmektedir. Yahudiler ve Hristiyanlar tıpkı müşrikler gibi (22/Hac, 74; 39/Zümer, 67), Allah’ı hakkıyla takdir edememişlerdir. Çünkü Yahudiler Üzeyir’i, Hristiyanlar da İsa’yı Allah’ın oğlu saymışlardır. (9/Tevbe, 30). Kur’an’ın indiği dönemin kültüründe tanrılar karılı-kocalı idiler. Tanrı demek, toplum içinde insanlar arasında dolaşan, insan türü varlıklardı. Bu anlamda şirk, bu özelliğinden hiçbir şey yitirmemiştir. Eski çağların ‘sırlı’ bildiği bir çok şeyin fâş olmuş olmasına, kısacası tabiatın büyüsünün bozulmasına rağmen, toplumlar hala herhangi bir beşeri gerçek bir tanrı olarak görebilmektedirler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Yahudiler’in muharref kitabı Tevrat Allah’ı, tıpkı pagan dinlerin yeryüzünde, insanlar arasında gezip dolaşan bir ‘insan tanrı’sı gibi tanıtmaktadır. Tevrat’ın tanrısı, bahçede (cennette) günün serin vaktinde yürüyüş yapan, kendi eliyle yarattığı adam ve kadını, kendisinden korkup çalıların arkasına gizlendikleri için göremeyen ve "Adam! Neredesin?" diye seslenen, bazen de, yine bir kul ve peygamber olan bir beşerle (Yakup) sabaha kadar güreş tutan ve fakat her seferinde de yenilen, insan suretinde bir tanrıdır. Hristiyanlarda ise görüldüğü gibi Tanrı, kendi eliyle yarattığı İsa’yı kendine oğul edinmiş(!) beşer benzeri bir tanrıdır. Şimdi bunların Allah’ı hakkıyla takdir ettiklerini söylemek mümkün müdür?<br />
Allah’a çocuk isnad etmek gibi bir densizliği sadece Hristiyanlar değil, Mekke putperestleri de işlemişlerdi. Aslında Kur’an, Yahudi ve Hristiyanlar’ın bu konuda, geçmiş bazı kafir kavimlerin sünnetine uyduklarını haber vermektedir. (9/Tevbe, 30). Mekke müşrikleri melekleri dişi olarak hayal ediyorlar ve bu dişi varlıkların Allah’ın kızları olduklarını iddia ediyorlardı. (16/Nahl, 57; 17/İsra, 40; 37/Saffat, 149; 43/Zuhruf, 16; 52/Tur, 39; 53/Necm, 21). Bu ayetlerde bu iddia "insafsız bir taksim", "çok büyük bir söz" olarak tavsif edilmekte ve müşriklerin yalan söyledikleri belirtilmektedir. Ki doğrusu elbette budur. İnsanlar hem geçmişte hem günümüzde, Allah’ın bilgi vermediği, gayb kategorisinde kalan konularda fikir yürüterek, türlü yanlış kanaatler belirtmişlerdir. İşte Kur’an bu davranışa ‘gaybı taşlamak’ demektedir. (18/Kehf, 22). Tevhid akidesi, gaybî konularda Kur’an’ın açıkladığı ile yetinmeyi, açıklamadığı konularda ise "size ilimden çok az bir (pay) verildi" (17/İsra, 85) hikmetince susmasını bilip, "Allah en iyi bilendir" ilkesine teslim olmayı icab ettirir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an’ın Allah’ı vacibul vücud’dur. Varlığı kendiliğindendir, zorunludur. O’nun varlığı hiç kimseye, hiçbir şeye bağımlı, izafi, ilintili değildir. Allah evvel ve ahir, kadîm ve bâkî, ezelî ve ebedî, zahir ve bâtın’dır. O, doğmak, ölmek, acıkmak, susamak, uyumak, uyuklamak, yorgunluk duyup dinlenmek, sıcaktan ve soğuktan etkilenmek gibi, akla gelebilen bütün beşerî ilineklerden beri ve münezzehtir. Böyle birisi Tanrı değil, ancak bir kul olabilir. Allah ise, beşere ait bütün sıfatlardan mütealdir. Allah’ı zatında hakkıyla takdir edememek, doğal olarak sıfatlarında da takdir edememeyi doğurur. Tevhid dini İslam O’nu hem zat hem de sıfatlarıyla en doğru biçimde tanıtmaktadır.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Allah’ı sıfatlarıyla doğru tanıyamamak insanları şirke düşürmektedir. Aslında insanlar Allah’ın sıfatlarını inkar etmemektedirler fakat, Allah’ın dışında bazı insanları veya cinleri v.b. Allah gibi güçlü, kudretli, en azından Allah katında nüfuzu olan varlıklar olarak telakki etmektedirler. Yani, Allah’a ait olan birtakım yetki, güç ve kudreti başka varlıklara da taksim etmektedirler.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Mesela, her şeyden önce Allah yaratıcıdır. Bütün her şeyi O yoktan var etmiştir. "Bedîus semâvâti vel arz"dır. (2/Bakara, 117). Gökleri ve yeri (kainatı) altı günde (7/A’raf, 54 v.b.) hak ile yaratmıştır. (6/En’am, 73). Gerçi müşrikler Allah’ın yaratıcı olduğunu inkar etmiyorlar (39/Zümer, 38; 43/Zuhruf, 9), fakat Allah’ı hakkıyla takdir edemedikleri için dini Allah’a has kılmıyorlar, Allah’a ortaklar koşarak O’nun uluhiyyetini ve rububiyyetini taksim ediyorlar. "Oysa" diyor Kur’an, "o sizin Allah’ın ortakları sandığınız ilahlar bir sivri sineği bile yaratamazlar; hatta sinek onlardan bir şey kapsa götürse onu bile geri alamazlar." (22/Hac, 73).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;">Hasılı, hiçbir şey yaratamayan, kendisi yaratılmış olan bir varlık nasıl tanrı olabilir? (16/Nahl, 20; 25/Furkan, 3).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Bütün mevcudatı sadece ‘kün’ emriyle (36/Yasin, 82) yaratan âlemlerin Rabbi Allah, her şeyin rızkını da vermektedir. Yeryüzünde hayat süren her canlının rızkı Allah’a aittir. (11/Hud, 6). Yeryüzü bir sofradır ve her canlının o sofrada nasibi vardır. Dolayısıyla tevhidi iyi kavramış mü’minlerin, seküler bir zihinle rızık endişesi taşıması mümkün değildir. Bununla beraber, rızkı kazanmak için meşru alanlarda çalışmak da yine tevhidin gereğidir. Çünkü Allah rızkı sebepler aracılığıyla verir. Sünnetullah böyledir. Nebatâtın ve hayvanların aksine insan ancak çalışarak rızkını elde edebilir. İslam dinine göre insanlar kâsib (kazanan)dir. Allah ise rızkı yaratandır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Rızık endişesi mü’minlere haramları işletemez. Örneğin, "bakamayız" kaygısıyla çocuklarını öldürmeyi Allah kesin bir dille yasaklamıştır. "Geçim endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Biz onları da rızıklandırırız, sizi de. Onları öldürmek gerçekten büyük bir suçtur." (17/İsra, 31). Seküler batı felsefesini referans alan çağdaş toplumlar, rızkı Allah’ın verdiğini değil, adeta kendilerinin yarattığını zannetmektedirler. Sonuç itibariyle, tıpkı Karun gibi, kazandığı her mala yüzde yüz ‘benim’ demekte, Allah’ın, malına fakiri ortak yapması gibi bir erdemi kabul etmemektedir.<br />
Rızkı kendisinin yarattığını her fırsatta hatırlatan Allah, bir anlamda insanı Allah’ın mülkünde kiracı / işletmeci olarak görmekte ve kiracıya, Allah’ın kendisine hesapsızca verdiği rızıklardan, muhtaç olanlara vermesini istemektedir. Buna da din dilinde ‘infak’ denmektedir. Allah, fakire verilen yardımı, kendi üzerine "güzel bir borç" (karz-ı hasen) olarak yazmakta, karşılığını o kimseye kat kat fazlasıyla vereceğini müjdelemektedir. (57/Hadid, 18).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Peki, kendisini hiç yoktan var eden ve rızkını veren Allah’a karşı kul ne yapmalıdır? Kulun yapacağı bir tek şey var o da hamd etmektir. Kendilerine yapılan en küçük bir iyiliğe karşı defalarca teşekkür eden insanlar, Allah’ın onlara olan nimet ve lütuflarını düşündüğü zaman, hamd etmenin boyutu da anlaşılacaktır. Hamd sadece Allah’a yapılır. Çünkü O alemlerin Rabbidir, hiç yoktan yaratandır, hem bu dünyanın, hem de ahiretin sahibidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
İnsanların Allah’ı hakkıyla takdir etmelerinin en önemli bir adımı, yaratıcı ve rızık verici olarak Allah’ı bildikten sonra, uluhiyyeti ve rububiyyeti de gerçek merciine, yani Allah’a tahsis etmeleridir. İlah kelimesi Türkçe’ye ‘tanrı’ olarak çevrilebilir. İnsanın kendisinden korkup saygı duyduğu, aşırı sevgiyle sevdiği, ibadet/kulluk ettiği varlıklara ilah denir. İnsanlar ilah zannettikleri varlıklarda kendilerini koruyup kollayacak bir gücün bulunduğunu sanırlar. Fakat Kur’an der ki, Allah’dan başka ilah yoktur! "La ilahe illallah" (Allah’dan başka ilah yoktur) sözü, kelime-i tevhid olarak adlandırılır ve İslam’ın ve tevhidin özetidir. Aslında "La ilahe illallah" sözü, insanlar nezdinde bir vakıa olarak ilahların/tanrıların varlığını kabul etmektedir. Daha doğrusu, insanların belki sonsuz sayıda varlığı ilah yerine koymasını bir vakıa, ama sonuç itibariyle geçersiz saymaktadır. Elbette Allah’dan başka sanal tanrılar, tanrıçalar vardır; insanların kendilerine tapmalarını isteyen, bunun için kanuni düzenlemeler yapan monarklar her zaman olagelmiştir. Hatta insan kendi heva ve hevesini bile ilah edinebilmektedir. (25/Furkan, 43). Fakat "Allah’dan başka ilah yoktur" demek, bu ilah sandıklarınızın hiçbir gerçekliği yoktur, onların ilah sayılmaları bir aldanmaktan ve aldatılmaktan öte bir şey değildir demektir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Şirkin mantığı doğru kavranmalıdır. Çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi, müşrikler sıradan bir ağaç kütüğünü ya da, sıradan bir taş, beton ya da metal kütlesini ‘öylesine’ ilah ediniyor değiller. O taş, ağaç, beton ya da metal kütlesi bir formdur, zarftır, esas olan o zarfın/formun içine konulan mazruftur, ruh(!)tur. Ağaçtan, tahtadan, taştan veya metalden diktikleri ilah/tanrı heykelleri, adı üstünde temsillerdir. Bütün müşrikler bu temsillerin ardında, içinde çok ‘yüce’ anlamlar bulmaktadırlar. Tıpkı Samiri’nin, altından yaptığı buzağıya yüklediği ve Musa’nın göremeyip de kendisinin gördüğünü iddia ettiği anlam gibi. (20/Taha, 88, 96). Bu konuda gelmemiz gereken saded şudur: İnsanlar esas olarak güçlü zannettikleri siyasî önderleri, din ulularını, toplum liderlerini v.b. ilah edinmektedirler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Günümüzde bunlara, sesiyle, güzelliğiyle, cinselliğiyle, bedensel özellikleriyle toplumu büyüleyen ses ve sinema sanatçıları, pop-starlar, futbol oyuncuları da dahil olmuştur. Şunu diyebiliriz ki, Allah’dan başka varlıkları ilah edinmek, bir biçimde onların büyüsüne kapılmak, teshir olmakla alakalıdır. Bu bazen ezilerek sağlanabilir, bazen aşağılık kompleksine kapılarak sağlanabilir. Allah’ı ilah bilmek ise tezekkür, tefekkür, tedebbür ve ta’akkul ile olur. Allah’ın âfaktaki ve enfüsteki ayetlerini (41/Fussilet, 53) seyr ü temâşâ eden, tefekkür eden insanlar (67/Mülk, 3-4) Allah’ın azametini takdir etmekten başka çare bulamazlar. Allah’dan başka varlıkları ilah edindikçe insanlar aşağılaşır, esfeli safiline düşerlerken, Allah’ı ilah bilen insanlar yücelir, eşrefi mahlukat olurlar.<br />
Tevhid’i "Allah’ı birlemek" olarak tanımlıyoruz. Bu tanım türkçe itibariyle sanki birden fazla Allah varmış da biz onu bire indirecekmişiz gibi bir çağrışım yapmaktadır. Halbuki Allah’ı birlemek, Allah’ın kendisi açısından değil, insanlar açısındandır. Yani, Allah’ı bir bilmek ve kabul etmek, her şeyi yaratan bir tek Allah’ın varlığına iman etmektir. Allah’dan başka ilah kabul etmeyerek, Allah’ın ilahlığını onaylamaktır.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Bazen de insanlar, bir tür dindarlık saikiyle ilahlar edinmektedirler. Şöyle ki, müşrikler Allah’ı, yanına varılması neredeyse imkansız olan, bir sürü engellerden, sorgulamalardan, güvenlik çemberinden sonra ve önceden alınması gereken randevudan sonra ancak ulaşabildikleri, yanına varınca da çok kısa bir süre kalıp, korku, telaş, panik ve sıkılma nedeniyle dertlerini yarım yamalak ancak anlatabildikleri krallara benzetmektedirler. Ama böyle bir krala kendilerini yaklaştıracak, iltimas yapacak bir aracı buldukları zaman, hem korkuları gitmekte, hem de istedikleri işlerini yaptırabilmektedirler. Bu işler meşru olabildiği gibi, gayri meşru da olabilir. Hatta krala rüşvet vermek de söz konusu olabilir. İşte müşrikler, krala benzettikleri Allah’a kendilerini yaklaştırması, O’nun katında şefaat etmesi ümidiyle ilahlar edinmektedirler. (10/Yunus, 18; 39/Zümer, 3). İlk başta Allah hakkında yanlış bilgi edinince, böyle yanlış bir (şefaat) sonucunun çıkması doğaldır. Kur’an bunu şöyle bir formülle izah etmektedir: Güzel ülkenin bitkisi güzel, çorak ülkenin bitkisi ise faydasız bitki olur. (7/A’raf, 58). Halbuki bu, Allah’a, göklerde ve yerde sanki hiç bilmediği yepyeni bir şey öğretmek gibidir. (10/Yunus, 18). Allah asla böyle bir şey yazmamıştır. Zaten bunun çürütülmesi de oldukça kolaydır: O ilahlar (sanal tanrılar), müşriklere ne bir yarar sağlayabilirler, ne de bir zarar verebilirler. (10/Yunus, 18).</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
İlah edinmek, o varlığı itaat edilecek yüce bir güç, emirlerine karşı gelinmemesi gereken bir otorite, insanlara istedikleri şeyleri verebilen bir merci, bir dediği iki edilmemesi gereken üstün kişilikler olarak görmekten kaynaklanmaktadır. İnsan Allah’dan başka kimi böyle görüyorsa o varlığı ilah edinmiş olur. İşte tevhid, uluhiyyeti sadece ve sadece Allah’a tahsis etmeyi gerektirir. Kur’an’ın heva ve hevesini ilah edinmek dediği de işte, insanın zevklerine perestij etmesi, hayvani arzularının esiri nefsinin bir dediğini iki etmemesi demektir. Hiçbir kutsalı olmayan, haram-helal gibi bir ölçü tanımayan, hayvanî duygularının tatmininden başka hiçbir ideali olmayan insanlar, heva ve hevesini ilah edinmişlerdir. Tevhid, nefsin isteklerinin helal/meşru yollardan itidal içerisinde tatmin edilmesini talep eder. Nefsani arzuları ilahlaştırmak kadar, ruhbanlık hayatı da dinin yasakladığı bir sapmadır. (57/Hadid, 27).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Çok genel olarak, "tevhid davası, uluhiyyeti ve rububiyyeti alemlerin Rabbi Allah’a tahsis etmektir" dense yeridir. İlah kavramı gibi Rab kavramı da dinde belki en önemli ikinci kavramdır. Bu iki kavramın açık seçik bilinmesi, akideyi tamamen netleştirecek, mü’min, bilerek mü’min olacak, müşrik ve kafir de bilerek müşrik ve kafir olacaktır. Bilmeyenler ise ‘müzebzebîne beyne zalik’ türünden münafık olarak kalacaklardır.<br />
Rab kelimesi terbiye edici, yetiştirici, eğitici, koruyup kollayıcı, mes’uliyet yüklenici, yücelik, efendilik, istediğini yapar olmak, sahip olmak gibi anlamlara gelmektedir. Şimdi bu anlamları tek tek ele alıp, mesela, "bir öğretmen/eğitmen (mürebbî) de eğitici, öğretici, yetiştiricidir, peki öğretmen rab midir?" gibi bir soru sorulabilmektedir. Halbuki bu soru yersizdir. Elbette hiçbir öğretmen rab değildir. Fakat önemli olan, bir öğretmenin/mürebbinin, ne ile, kimin adına (besmeleyi hatırlayalım), kimin ölçüleriyle, hangi terbiye sistemiyle, ne gibi hedefler için ve kimi ululayarak terbiye ettiğidir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Eğer insanlar Firavun veya Nemrut gibi bir tek kişiyi rabbani sıfatlarla kutsuyor, onun kendilerini rızıklandıran, yetiştiren, kendilerinin sahibi ve efendisi olduğuna, onun hükmünün geçerli, onun değer yargılarının egemen olduğuna inanıyorlarsa işte o kişi rab edinilmiştir ve insanlar da onun kulu durumundadır. Kısacası, kime rablık sıfatları tanrısal bir içerikle yükleniyorsa o kişi rab edinilmiştir. Rab edinilen, bazen bir kişi değil, bir kurum da olabilir.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an çerçevesinde konuyu incelediğimizde görürüz ki, mesela Nemrut’la İbrahim Peygamber’in ihtilafı, Allah var mıydı, yok muydu meselesi değildir. Mesele, Allah’ın Rab kabul edilip edilmemesidir. Nemrut da Allah’ın varlığını tasdik etmektedir. Fakat günlük hayatta, egemen olduğu topluma, Allah’ın yerine, önceki atalarından devralınan, toplumun kendi katkılarıyla da gelişip yayılmış olan, ama sonuçta sınırlarını kendisinin belirlediği İslam dışı değerler bütününü egemen kılmaktadır. Yani Nemrut, Allah’ın eğiticiliğinden, yetiştiriciliğinden, terbiye ediciliğinden asla razı değildir. İşte ihtilafın konusu budur. Oysa tevhid, hiç tartışmasız Allah’ın terbiye sistemine teslim olmayı, onunla terbiye olunmayı emreder. Çünkü otorite bölünme kabul etmez. Yaratıcı, öldürüp diriltici, rızık verici, kainatı sevk ve idare edici Allah, Rububiyyete gelince onu neden bir başkasıyla paylaşsın?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span> </span><br />
Musa ile Firavun’un mücadelesinde Firavun’un Musa’ya, "O alemlerin Rabbi dediğin de neymiş?" diye sorduğunu görmekteyiz. (26/Şuara, 23). Bu sözle Firavun, ilk defa duyduğu bir şeyi anlamaya çalışıyor değil, "bu mesele de nereden çıktı?" demek istiyor. Çünkü Mısır’ın Rabbi olarak kendisine Allah’ın ortak kılınmasını(!) istemiyor. Musa ise, "O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir", hatta "O sizin de, sizden önceki atalarınızın da Rabbidir" diyerek, Firavun’un kastını hedef alan cevap vermiş oluyordu. (26/Şuara, 24, 26). Bu durumda Firavun’a, Musa’nın ‘mecnun’ olduğunu söylemek düşüyordu... (26/Şuara, 27). (Günümüzde de ‘meczup’ denmektedir.) Şimdi Musa’nın Allah için kullandığı ‘alemlerin rabbi’ sözünü tahlil ettiğimiz zaman, Musa’nın bütün kainatı Allah’a bağladığı, kainatı, oluşu, yaratılmış alemi Allah merkezli yorumladığı ortaya çıkar. Firavun bugünkü batı felsefesi literatürünü bilmiş ve anglo-sakson diline vakıf olmuş olsaydı kuşkusuz Musa’yı ‘entegrist’, ‘fundamentalist’, ‘totaliter’, ‘gerici’, ‘kör radikal’, ‘çağ dışı’ gibi sözcüklerle yaftalardı.</p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
İşte bu anlamda, Allah’ın hükümlerinin dışında yaşam tarzları, ahlak ölçüleri, hukuk sistemi, siyasi ilkeler belirlemek, daha doğrusu bunlara göre yaşamayı talep etmek, Allah’dan başkalarını rab edinmek sayılacaktır. Tam bu nokta, tarih boyunca pek çok dindarın da anlamakta zorlandığı, bilerek veya bilmeyerek Allah’dan başka varlıkların rab edinildiği noktadır. Bunu biraz daha açarsak, bir insan Allah’a inanıyor olabilir, hatta Allah emrettiği için namaz kılıyor, oruç tutuyor olabilir, para bulunca Kabe’yi ziyarete gidebilir, bayram günlerini ve kandil gecelerini ‘ihya ediyor’ olabilir, fakat bütün bunlara rağmen, Allah’dan başka varlıkları, özel veya tüzel kişileri, hatta bazı ideolojileri, siyasi sistemleri rab edinmiş de olabilir. Çünkü bu andığımız ibadetler, ne yazık ki onları yapan insanları tevhid bilincine erdirmenin garantisi değildirler. Tevhidî bilincin elde edilmesi, yüzde yüz Kur’an’ı esas alan bir eğitimle olabilir. Namaz kılmadan önce, namazı niçin kıldığını bir insanın öğrenmesi gerekir. Bu da tefekkürle olabilir. Hem namaz kılmak, hem oruç tutmak, hem Kabe’ye gitmek, hem de Allah’dan başkasını rab edinmeyip, sadece Allah’ı ilah ve rab edinmek için işte, İbrahim’deki ve Musa’daki tevhid bilincini elde etmek gerekmektedir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kendisine kitap verilen toplumlar yerine göre din adamlarını, din büyüklerini, kendilerine birtakım yücelik payeleri verdikleri azizlerini, ermişlerini, evliyalarını, şeyhlerini, mürşidlerini, parti ve cemaat liderlerini v.b. rabler edinmektedirler. Bu soruna Kur’an Yahudiler ve Hristiyanlar bağlamında parmak basmaktadır. Fakat şu anda, Tevbe suresinin 30-31. ayetlerinin ‘müslüman’ toplumlar için de bir mesaj içermediğini kim söyleyebilir?</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Kur’an, Yahudilerin "Üzeyir Allah’ın oğludur", Hristiyanların da "İsa Allah’ın oğludur" dediklerine dikkat çektikten sonra, bu iki kitap ehli toplumun, kendi din adamlarını (hahamlarını ve rahiplerini) ve Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı Allah’dan başka rabler edindiklerini haber vermektedir. (9/Tevbe, 30-31). Halbuki diyor Kur’an, bunlar "bir tek İlah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı!" Ayetin bu son cümlesi, Yahudilerin ve Hristiyanlar’ın, sözü edilen din adamlarına ve İsa’ya ibadet ettikleri tezini ihtiva etmektedir. Rasulullah zamanında Hristiyanlar bunu reddetseler de, O, din adamlarının helal saydıklarını helal, haram saydıklarını haram kabul ettiklerini kendilerine doğrulatmış, böylece bu tutumun, o adamları rab kabul etmek olduğunu açıklığa kavuşturmuştur. Demek ki, adı, sıfatı, ilmî mertebesi v.s. ne olursa olsun, bir insanı haramın ve helalin, iyinin ve kötünün, yanlışın ve doğrunun, yararlının ve zararlının ölçüsü kabul etmek onu rab edinmektir. Halbuki din adamları da birer insandır. Doğrunun, yanlışın, iyinin ve kötünün nihai kaynağı sadece Allah’dır. Dolayısıyla sadece Allah’ı rab edinmek için, dini Allah’a has kılmak (39/Zümer, 3, 11) Allah’dan başka haram ve helal koyucu tanımamak gerekir. (16/Nahl, 116).</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
İnsanlar, kendilerinde büyük güçler, erişilmez nüfuzlar bulunduğunu vehmettikleri ‘din büyüklerini’ ilahlaştırmaya çok meyyaldirler. Onların yanında ‘edep’ gerekçesiyle, namazda tahiyyata oturur gibi oturan, ayakta ise namazda kıyam eder gibi el göğüsde divan duran, hiç ağızlarını açmadan onları dinleyen, yüzlerine bakmayı edebe mugayir sayan, onlara soru sormayı ya da sözlerinin nedenini, niçinini, kaynağını sormayı edepsizlik kabul eden, hatta kızını evlendirecekken şeyhinden izin isteyen insanlar herhalde Tevbe suresinin 31. ayetinden kendilerini muaf görmemelidirler.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Peygamber Muhammed (a.s)ın vefatını ganimet bilen İslam karşıtı kültür havzaları, Yahudiler’in ve Hristiyanların ruhbanlarına yaptıklarını, ‘müslümanların’ kendi ruhbanlarına yapmaları için gerekli ortamı hazırlamışlardır. Söz konusu kültürler sayesinde müslüman coğrafyasında İslam dışı velayet nazariyeleri geliştirilerek, başta Peygamber olmak üzere, birçok tasavvuf büyüğü, bâtınî yorumcular, hulûl ve ittihad nazariyesinin, vahdet-i vücudun teorisyenleri ilahlaştırılmış, Allah’dan başka rabler konumuna yükseltilmiştir. Kur’an kavramlarının içini boşaltarak, yeni bâtınî anlamlar yüklenmesi, tevillerle vahyin tahrif edilmesi de işte bu süreçte başlamıştır. ‘Velî’ kelimesi bunun en canlı örneğidir. (Galatı meşhur olarak bazen ‘evliya’ da ‘veli’ yerine, tekil anlamda kullanılmaktadır). Kur’an dilinde velî dost, yardımcı, koruyucu, hâmî demektir. Bir öğrencinin her şeyinden sorumlu, her şeyine kefil olan yakınına (babası gibi) veli denir. Tasavvuf dilinde ise velî, büyük kerametler gösteren, gaybı bilen, tayyı mekanla bir anda birden fazla yerde görülebilen, kısacası, kendisine izafe edilen ilahî güçlerle Peygamberlerden de öne geçirilen tasavvuf şeyhlerine denir. ‘Evliyalık’ nübüvvetle yarıştırılmış, nübüvvetin hitama ermesine rağmen, velayetin hitama ermediği ve ermeyeceği ileri sürülmüştür. Yani nübüvvet velayetin gölgesinde kalmıştır. Üçler, yediler, kırklar, kutub, gavs gibi ‘gaybî adamlar’ dünyanın hakimi ve yöneticisi mertebesinde görülmüştür. Buradan, ‘insan-ı kamil’ adı verilen ve sıfatları itibariyle, bazen yarı tanrı, bazen tam bir tanrı görüntüsünde bir ‘insan’ tasavvuruna ulaşılmıştır. Aslında tasavvuf kültürünün ürettiği bu insan-tanrı kavramı, Hristiyanların İsa’yı Allah’ın oğlu görmelerinden farksız bir sapmadır.<br />
Zaten vahdet-i vücud felsefesi, Allah’ı insanlaştırmış (hulul), insanı tanrılaştırmıştır (ittihad). Bütün alemlerden müstağni Allah’ı, üzerine bastığımız, dokunduğumuz dünya mesabesine indirgemek, yine de tevhid olarak iddia edilegelmiştir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Peki, Allah’ı hiçbir şeye benzetmeyen, daha doğrusu hiçbir şeyin Allah’a benzemediğini bildiren, Allah’ın kemal sıfatlarının hiçbir ortağı olmadığını açıklayan İslam’ın tevhid akidesi ne olmuştur? Zihinler nasıl bu kadar yanıltılabilmektedir? Akıllar neden bu kadar dumura uğramıştır? İslam’ın çok açık tevhid ilkeleri nasıl bu kadar tartışma götürmüştür? Tevhidi tamamen tarumar eden bir felsefe, nasıl olup da, hatta tevhidin de hası olarak lanse edilebilmiştir? Bu soruları sormamız gerekir, fakat bütün bunlara şaşmamamız da gerekir, çünkü bu, İslam’ın başına ilk defa geliyor değildir. Daha önce de Beni İsrail Musa’nın ve İsa’nın tebliğlerine aynı şeyi yapmışlardı.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
Şu halde mü’minler velî olarak yalnızca Allah’ı, Peygamber(ler)i ve mü’minleri bileceklerdir. (5/Maide, 55). Fakat kendileri gibi beşer olan mü’min kardeşlerini hiçbir şekilde putlaştırmayacaklar, Allah’ın yaratma, alemleri sevk ve idare etme, rızık verme, gaybı bilme, insanların kalplerinden geçeni bilme, insanlar için neyin hayır, neyin şer olduğunu takdir etme gücüne sahip tek merci olduğuna iman edeceklerdir.<br />
Tevhid, sadece Allah’ı rab bilmek, sadece O’nu ilah tanımak, sadece O’na ibadet edip, sadece O’ndan yardım istemektir. Din Allah’ındır, ancak O din vaz eder, ancak O’nun vaz ettiklerini yaşamak dindar olmaktır. Allah’ın koyduğu sınırların ötesinde dindarlık ölçüleri olamaz. Bir insan hem Allah’ın vaz ettiği dine, hem de heva ve heves ürünü beşeri ideolojilere iman edemez. Toplumların hayatını hem Din’in hem de bir ideolojinin felaha erdireceğine inanamaz. Eğer Din’in dışında böyle alternatif bir kaynak olsaydı Rabbül alemin bunu bize söylerdi, o alternatif kaynaktan istifade etmemizi salık verir, bizi ‘dalalette’ bırakmazdı. Halbuki O diyor ki, benim dinime (sırat-ı müstaqiim) uyanlar doğru yolda, uymayanlar (beşeri ideolojilere iman edenler) dalalettedirler. (Fatiha suresi).<br />
Tevhid, yalnızca Allah’a kulluk etmeyi gerektirir. Sadece Allah’a kulluk eden mü’min, akîdede, fikirde ve ahlakta kafirlerden, kafir ideoloji ve fikirlerden yüzde yüz ayrışmak zorundadır. Tevhid, "Ey kafirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam! Siz de benim taptığıma tapmazsınız! ... sizin dininiz size, benim dinim banadır!" diyebilmektir. Bu denmediği sürece tevhid gerçekleşmez. Bir insan bunu diyemiyorsa, demek ki tevhidi, kendi kişisel kabulleri elverdiği oranda benimsiyor demektir. Yok eğer tevhidin bu olduğunu bilmiyorsa, yine dalalettedir. "Ben sizin taptıklarınıza tapmam" demek yerine, "ben sizin taptıklarınızı da aziz biliyorum; bizim tanrımız kadar sizin tanrınız da yücedir" demek şirk üzere uzlaşmaktır ki şirkin ta kendisidir. Medineli Ehli Kitap da kafirleri, Muhammed ve mü’minlerden daha doğru yolda görüyorlardı.. (4/Nisa, 51). Tevhid aynı zamanda kendi kendini inkar etmemektir.</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;"><span style="font-family:Verdana;"><br />
‘Din ayrılığı’ bir gerçektir ve bunu dile getirmek, tevhid noktai nazarından bir tefrika, fitne, fesat, anarşi değildir. Bozgunculuk hiç değildir. Bilakis din ayrılığını yok saymak, "biz de sizin gibiyiz" ya da "siz de bizim gibisiniz; yok birbirimizden farkımız" demek fitne, fesat, tefrika olur. Elma ile armudun aynı şeyler olmadığını; bir teneke parçasının cam olmadığını, suyun ateşten ayrı bir şey olduğunu söylemek fitne-fesat olabilir mi?<br />
Tevhid dini İslam Allah’a kulluk dinidir. İbadet, bütün beşer hayatının baştan sona Allah rızasına göre tanzim edilmesidir. Kulluk, kayıtsız şartsız, O’nun buyruklarına içinde hiçbir itiraz hissi olmaksızın (33/Ahzap, 36) teslim olmaktır. Bununla beraber, nam