<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>makaleler &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/makaleler/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "makaleler"</description>
	<pubDate>Fri, 09 May 2008 17:08:45 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[YENİ HEDEF : İNSAN BEYNİ]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=447</link>
<pubDate>Tue, 06 May 2008 21:59:20 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=447</guid>
<description><![CDATA[Beyin Kontrolü Nedir, Ne Elde Edilmek İsteniyor?
Dünya istihbarat örgütlerinin karşı tarafı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#ff0000;">Beyin Kontrolü Nedir, Ne Elde Edilmek İsteniyor?</span></p>
<p>Dünya istihbarat örgütlerinin karşı tarafı yönlendirmek için psikolojik operasyon yapabilmeleri en önemli hedefleridir. İstihbarat örgütleri özellikle CIA ve MOSSAD bu konuya büyük önem<br />
vermektedirler.<br />
Bir Çin atasözü vardır, "Yüz savaş kazanmak hüner değil, hüner savaşmadan güvenliği sağlamaktır."<br />
İstihbarat örgütleri bu konuya bilimsel olarak eğilmektedirler. Sürekli çalışmalarla yeni yollar araştırmaktadırlar.</p>
<p>Bugün MOSSAD'ın CIA'dan daha başarılı operasyonlar yapmasının iki nedeni vardır. Birincisi, Tevrat'ta Musa Peygamber'e Kenan ilinde casusluk yapmasının emredilmesi. İkincisi de, ideallerinin yüksek fakat güçlerinin az olması ve dünya bilim çevresinde önemli etkinliklerinin olmasıdır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Tarihte buna örnekler var mı?</span></p>
<p>Bilinen ilk ve en önemli psikolojik operasyon örneği Hasan Sabbah'tır. Haşhaşi tarikatı da denilen bu örgütlenmede kişiler Haşhaşın etkin maddesi Eroinle keyif duygusuna ve cennet inancına şartlandırılıyor. Hasan Sabbah'a itaat ederlerse hep böyle yaşayacaklarına inandırılıyorlardı. Böylece intihar saldırılarını zevkle yapıyorlardı.<br />
1937'de Stalin'in Halk mahkemelerinde dâvâlıların îtiraflarında bazı kimyasallar kullandığı bilinmektedir. Hatta Macaristan Kardinalinin de bulunduğu bir dâvâda dâvâlılar devlete karşı bir tutum aldıklarını birden itiraf etmişlerdi.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Peki durum ahlâki midir?</span></p>
<p>Kesinlikle değildir. Mamafih, Dünya Af Örgütü 1992 yılında bir rapor neşretti. Bu durum "İnsanın zihni yetilerini bozmayı, yok etmeyi, değiştirmeyi hedefleyen sorgulama prosedürü ahlâki suçtur denildi. Fiziksel işkence sınıflandırması kadar insanlık dışıdır." düşüncesi<br />
benimsendi.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Hangi yöntemler uygulanıyor?</span></p>
<p>Klasik yöntem; psikolojik faaliyet, propaganda ve beyin yıkama yöntemidir.<br />
En sık kullanılan yöntem; kimyasal maddeler kullanılarak kişinin düşüncesini etkilemektir.<br />
Son yıllarda üzerinde çalışan ve durulan yöntem ise elektronik implantlar yerleştirilerek kişinin beynini uzaktan kumanda ile yönetme çabalarıdır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektronik yöntemlere geçmeden önce kısaca kimyasal yöntemlerden söz eder misiniz?</span></p>
<p>Zihin kontrolü deneylerinde ilk kullanılan madde LSD idi. LSD psikokimyasal bir maddedir. Alan kişide olağanüstü psikolojik değişimler olur. Halüsinasyonlar görür, canlı, neşeli, güçlü duygu, düşünme ve davranışlar içerisine girer. Bu madde beynin ön bölgesinde DOPAMİN isimli zevk maddesini aşırı salgılamaktadır. Bu maddeyi alan bir kişi inandığı konuda olağanüstü eylemler gerçekleştirebilmektedir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşında hem Hitler hem Amerikan ordusu "Amphetamin" isimli uyarıcı kimyasalı kullanarak askerlerin savaş gücünü arttırmayı hedeflemişlerdir. Hatta Hitlerin milyonlarca psikoaktif madde kullanarak ordusunun hareket kabiliyetini çok hızlı hâle<br />
getirdiği bilinmektedir.<br />
İçkisine LSD veya uyuşturucu katan kişilerin kolay intihar ettikleri ve kolay insan öldürdükleri bilinen gerçeklerdir.</p>
<p>Bu konu da ABD'de gönüllüler, siyahlar ve eşcinseller üzerinde ilginç deneyler yapılmıştır. Deney yapılan kişilerde akıl hastalıkları, yaşayanlarda erken bunama, erken yaşlanma gözlemlenmiştir. Bu konuda Dr. Armen Victorian'ın kitabında ilginç kaynak ve bilgiler<br />
mevcuttur. Kitabın ismi "İnsan Davranışının Manipülasyonu, Beyin Kontrolüdür." Bu kitap Timaş yayınları arasında tercüme edilerek yayınlanmıştır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Psikiyatride tedavi amacıyla kullanılıyor mu?</span></p>
<p>Psikiyatrik uygulamada tanı ve tedavi yöntemi olarak kullanılmaktadır. Narkoanaliz olarak tanımlanan bu yöntemde kişiye damardan kısa süre etkili barbibüratlar verilir. Kişi uyku uyanıklık arası bir boyuttadır. Bilinçaltının üstündeki baskılar aralanır. Kişiyle güven ilişkisi içinde psikoterapödik ilişki kurulabilirse bilinçaltı duygular, eğilimler, hatıralar, şartlanmalar ortaya çıkarılır.<br />
İlaçlı hipnoz da denilebilen bu yöntem kişinin bilinçaltı çatışmalarını analiz edip onun tedavisini gerçekleştirmek için kullanılır.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Hipnozla beyin yıkamak mümkün müdür?</span></p>
<p>Hipnoz bilimsel bir yöntemdir. Kişi hipnotik uykuya geçtiğinde vücut ve beyin uyur, fakat terapistle, kişi arasında seçici bir algılama alışverişi kanalı açılır. Böylece kişi yönlendirilir, düşünceleri, duyguları değiştirilebilir. Psikiyatride hastalıklı düşünceleri yok etmek, sağlıklı düşünceler kazandırmak, ego gücünü arttırmak için bu yöntemi kullanıyoruz.</p>
<p>Her bilimsel yöntem gibi hipnozda gösteri malzemesi veya siyâsî amaçla kullanılabilir.</p>
<p>Hipnozda ilk şart iki tarafın birbirine güvenmesidir. Daha sonra konsantrasyon gücü artırılır, uygun telkinde bulunulan kişi geçmişine götürülebilir, beyni yıkanabilir, yanlış şeylere inandırılabilir. Ancak kişiye hipnozda istemediği şeyi yaptıramazsınız. Bazı kişiler telkine çok yatkındır, kolaylıkla girerler. Fakat obsesif ve paranoid denilen güvensiz özelliği fazla olan kişileri hipnotik transa geçirmek çok güçtür.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektromanyetik etkileme mümkün müdür?</span></p>
<p>Evren "Radiant Enerji" denilen yayılan bir enerjiden oluşur, gözümüzle gördüğümüz spektrum bir dalga boyudur. Morötesi ve kızılötesi dalga boyları gözümüzle görülmez. Ancak röntgen filmlerinden, termal kameralara, yeraltı su havza haritalarına kadar bir çok alanda kullanılır.<br />
Her elektrik kaynağı bir radyasyon neşreder. Bazı radyasyonlar iyonlama yaparak hücre ölümlerine yol açar. Hidrojen atomu frekansına uygun mikrodalga ile MR gibi beyin tomografileri çekilir. Mikrodalga fırınlarda ışınların camı geçerek tabak içindeki suyu<br />
buharlaştırdığını biliyoruz.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Mikrodalga ile beyin kontrolü nasıl olur?</span></p>
<p>Mikrodalga ile uzaktan gürültü hissi oluşturmak mümkündür. Elektromanyetik ritmik vuruşlar kişinin başını elektrikli matkapla oyulduğu hissi uyandırabilir. Çok düşük frekans da (VLF), iyonlamanın olmadığı bir radyoaktivite ile baş ağrısı, çınlama, sinirlilik, depresyon, hâfıza kaybı hatta panik duygusu oluşturulabilir.Radyasyonun diş dökülmesi, kan kanseri, sakat doğumlara neden olduğu yaptığı bilinmektedir.<br />
İyonlanmanın olduğu radyasyonlar X ışınları Radyum gibi kanser tedavisinde kanserli hücreleri öldürmek için kullanılır. Bu ışınları uzaktan yönetmek mümkün olmamakta, fakat mikrodalga kaynağını 1-2 km. Uzaktan bir hedefe yöneltmek mümkün olabilmektedir. Kötü niyetli kişilerin elinde korkunç bir silah haline dönebilen bir teknoloji insanlık dışı amaçlarla kullanılırsa insanlığın sonu başlar.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektronik parça yerleştirmek mümkün mü?</span></p>
<p>İnsan davranışını kontrol etmek isteyenler hayvan deneylerinde bunu gerçekleştirmişlerdir.<br />
FM radyo kanalı ile sinyaller alabilen ve nakledebilen minyatür elektrotlar hayvan kafasına yerleştiriliyor. Maymunda cinsel saldırganlık, boğada âniden durma komutu verme deneyleri başarılı oldu. Yunus balıkları yönetilebildi.<br />
ABD'de beynin elektronik uyarılması zihinsel özürlülerde ve eşcinsellerde araştırılmıştır. James Olds isimli araştırmacı beynin hipotalamuş bölgesine elektronik implant yerleştirerek eşcinselleri kontrol etmeyi başardı. Hastalarda korku, heyecan, halüsinasyon oluşturarak davranışlarını ödüllendirdi veya cezalandırdı.<br />
Zihin özürlülere de benzer deneyler yapıldı. Bu çalışmalar çok tartışıldı. Bilimin iyiliği değil hastanın iyiliği ön planda tutulması etik kuralına göre çalışmalar durduruldu.<br />
FM radyo kanalında sinyaller alabilen ve nakledebilen bu uzaktan beyin elektronik uyarılması ateşli tartışmalara konu oldu. Hatta Fransa'da her doğan çocuğa kimliğini belirtir elektronik parça yerleştirerek ömür boyu nerede olup olmadığını izleyebiliriz tezi bile ortaya atıldı.</p>
<p>İnsanın robot gibi tuşlarla kontrol edilmesi çok tehlikeli bir gelişmeydi.</p>
<p>Elektronik implantı (Stimoreceiver) bulan Dr. Delgado beynin amigdal ve hipokampus gibi alanlarını canlandırarak neşe, tuhaf duygu, renkli görüntü gözlemlediğini kayıt ederek kitabında açıkladı.</p>
<p>Radyohipnotik beyinlerarası kontrol projesi elektronik hipnoz yapmayı amaçlamaktadır. Bu projede kişiye istemediği şeyler yaptırmak mümkün hale gelecektir. Tuşlarla kontrol edilen insana ne yaptırılmaz ki!</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Elektromanyetik enerjinin biyolojik bilimlerde kullanılması yeni bir gelişme midir?</span></p>
<p>Bugün psikiyatride beynin ürettiği sinyalleri kaydederek beyin fonksiyonel görüntülemesi yapılabilmektedir. Klasik EEG'nin bilgisayar devriminden sonra analog sinyallerin sayısallaştırılması ile beyin haritası çıkarılıyor. Beynin hastalıklı çalışan alanlarını görüntüleyebiliyoruz. Tanı ve tedaviyi güçlendirmek için işe yarayan bir yöntemdir. Hatta ilaç tedavisinin biyoyararlılığını hasta izlerken görselleştirmiş oluyoruz. Elektromanyetik enerjinin tedâvide kullanımı yeni gelişmelerdendir. TMS denilen bir yöntem ile ilgili araştırmalar hâlen sürmektedir. Beynin ön bölgesine elektromanyetik uyarı vererek Depresyonu tedâvi etme projesi Elektroşok tedavisine alternatif olarak işe yarayacak gibi görünmektedir.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Bir de duyu ötesi algı var. Bu konuda neler söyleyebiliriz?</span></p>
<p>Birleşik Devletler parapiskolojik araştırmalara büyük bütçeler ayırmaktadır. Beş duyuyu kullanmada insanın geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman hakkında bilgi edinmesi çok ilgi çeken bir konudur.<br />
Telepati, Durugörü (Clair-voyance), Altıncı his de denilen bu algılama biçimi hakkında şu anda bilimsel çalışmalarda sağlam deliller yoktur.<br />
Sesin, elektromanyetik frekansın, lazerin varlığı başka dalga boylarının varlığına kanıt olabilmektedirler. Zihni kontrol etmenin, ikizlerin, anne-çocuk arasındaki uzaktan duygusal etkilenmelerin nasıl olduğu henüz çözülemedi. Rüya laboratuarlarında telepati yolu ile kavram ve imaj uyandırıldığının gözlemlenmesi elektronik psikiyatri açısından devrim niteliğindeki çalışmalardır.<br />
Durugörü veya beden dışı sezgi denilen bir yöntemde de bazı denekler odada gizlenmiş nesnelerin yerini tespit etmeyi başarabiliyorlar. "Remote Viewing, remote sensing" denilen uzaktan görme ve hissetme özelliği olan insanların bunu nasıl başardıkları bilimsel ilgi alanına girmektedir. Uzaktan görüşün elektromanyetik işleyişi çözülebilirse insanlığın kaderi etkilenecektir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz insanın zihninin uzaktan kontrol edilmesi dünya için sosyal ve politik etkileri çok fazla oluşacağı gelişmeleri getirecektir.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">"ZİHİNSEL KONTROL OPERASYONLARI: YENİ HEDEF BEYİN Mİ?.."</span></p>
<p>Son elli yıldır, zihin kontrol çalışmaları, psikolojik savaş yöntemleri dünyanın iki süper devletinin gündemine oturmuş durumda…<br />
Zihinsel dalgaların, elektromanyetik dalgaların insan beynini etkilediği bir gerçek…</p>
<p>Bakın Prof. Dr. Haluk Nurbaki bu konuda ne demiş:</p>
<p>"Düşünelim ki, hali vakti yerinde, zengin, her istediğini alabilen mutlu bir insan var. Ama bu insanı akşamleyin evine geldiği zaman bir huzursuzluk kaplıyor. Bunun sebebi, bu kişinin sahip olduğu imkanlara komşularının sahip olmaması üzerine komşularından gelen zihinsel dalgalardır. Daha önemli bir şey söyleyeyim, sevgisini kaybetmiş toplumlar içerisinde yaşayan insan, orada bulunduğu müddetçe zihni frekansları, sevgi yayınlarını kendiliğinden iptal eder. Toplumdan gelen kavga, huzursuzluk yayınları o kişinin de beynini işgal eder, onu da rahatsız eder. Dolayısıyla gerek bir alet vasıtasıyla, gerek şeytan-manevi etki- vasıtasıyla ve gerekse insan vasıtasıyla dalga hareketlerinden etkilenmek mümkündür.<br />
Her harf ayrı bir frekans yayar. Harfler düşünce haline geldikten sonra, yayın başlar. Yani ben mesela,"akrep" dedikten, beş harfi bir araya getirdikten sonra yayın haline geçer. Ondan önce yayın yoktur.<br />
Mesela "A" harfi bir hiçtir. Herhangi bir şeyi sesli olarak düşünmeden yani sessiz olarak düşündüğünüzde de bir yayın söz konusudur. Bu kanalla düşüncenin tespiti mümkün ama imkansız denecek kadar çok zor bir hadise…"</p>
<p>"Elektronik haberleşme alanında gerçekleşen akıl almaz ilerleme, bireyin özel hayatı için büyük bir tehlike yaratmaktadır" diyor, ABD Federal Mahkeme Başyargıcı Earl Warren…<br />
CIA da, senelerdir, "Uyuyan Güzel" kod adlı bir araştırma operasyonu yürütülüyor.</p>
<p>Amaç: "İnsan beyninin uzaktan kumandası, yönetilmesi ve yönlendirilmesi!.."<br />
CIA bu yöndeki çalışmaların sürdürüldüğünü ve son derece olumlu sonuçlar alındığını resmen açıklıyor.<br />
Servis hedefini anlatmak için örnekler veriyor: "Toplu bir ayaklanma halinde, karşı gösteri halindeki insanları kontrol altına almak, sakinleştirmek, teslim olmalarını sağlamak… Bir teröristin uzaktan kumandayla etkisiz hale getirilmesini sağlamak…"</p>
<p><span style="color:#ff0000;">Peki nasıl olacak bu iş?</span></p>
<p>Elektromanyetik ışınlarla beyinin bazı hücrelerini yok ederek veya bir süre için uyuşturup etkisiz hale getirerek…<br />
Hedef beyin! İnsan beynini uzaktan kontrol altına alma çalışmaları Kaliforniya' daki laboratuarlarda, Moskova üniversitelerinin deney odalarında sürdürülüyor.<br />
Fareler, kediler, köpekler üzerinde başarılı olan yeni silahlar, insanoğlunu yönlendirmeye hazırlanıyor.<br />
Elektromanyetik ışınlar; metal, beton, su gibi engelleri rahatça aşabiliyor, yüzlerce metre uzağa iletilebiliyor. İnsan beyni hedef alındığı zaman, beyinin en en iyi koruma altındaki bölümlerine dahi ulaşabiliyor, etki yapabiliyorlar! İşte yarınların istihbarat silahı bu.<br />
Pentagon'un iddialarına göre, Ruslar bu alanda daha ileri gitmeyi, Amerikalıları geride bırakmayı başarmışlar. 1985'ten beri, bir kilometre mesafeden etkili olan, portatif ışın tabancasını istihbaratçılara ve askerlere teslim etmişler.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">DİJİTAL TERÖRİZME DOĞRU</span></p>
<p>Beynin uzaktan kontrolü ve yönlendirilmesi olarak tanımlanan digital terörizm, insanlığa yönelik yeni bir tehdit mi oluşturuyor?<br />
Kapsamlı ve ciddi bir şekilde, ilk olarak John St. Clair Akwei adındaki bir Amerikan vatandaşının, 1996'da Amerikan Ulusal Güvenlik ajansı (NSA) aleyhine açtığı bir davayla gündeme gelen, uzaktan düşünceleri okuma ve yönlendirme teknolojisinin, gizliden gizliye kullanıldığını kanıtlayacak pek çok delil artık mevcut….<br />
Akwei, NSA'nın kendisini sürekli takip edip davranışlarını kontrol ettiğini iddia etmişti, mahkemeye yüzlerce sayfalık delil sunmuştu.<br />
Kısmen kanıtlanan iddialara göre NSA, bunu "sinyal istihbaratı" adı verilen bir sistemle yapıyor. Bu sistem, dünyada elektrik taşıyan her şeyin çevresinde manyetik alan olduğu ve alanların elektromanyetik dalgalar yaydığı teorisine dayanıyor. NSA’nın geliştirdiği sistemle, uydular aracılığıyla, dünyanın neresinde olursa olsun, bir canlıyı kontrol altına almak ve izlemek mümkün…<br />
NSA'nın sinyal istihbaratının ilk aşaması, kontrol altına alınacak kişinin elektromanyetik dalga boyunun tespit edilmesi. Herkese göre değişen ve 3-50 Hertz arasındaki elektromanyetik dalga boyutunun tespitinden sonra, bu dalga boyu bilgisayara giriliyor ve artık 24 saat o kişi uydular ve çeşitli araçlar aracılığıyla şüpheli kişideki elektriksel hareketleri analiz eden NSA, kişinin beyin haritasını çıkararak düşüncelerini de okuyabiliyor. Konuşma merkezindeki elektrik akımının analizi sayesinde, hedef kişinin sözleri dahi tespit edilebiliyor, görme merkezi analiziyle kişinin gördüklerine ulaşılabiliyor.<br />
Sinyal istihbaratı sistemi tersten de kullanılıyor. Bu teknolojinin ürperten boyutu da, aslında burada yatıyor. Yani bir kişinin elektromanyetik dalgalarına kilitlenip uydu aracılığıyla yapılan takip, onu yönlendirmede de kullanılabiliyor. Hedefin beynindeki çeşitli merkezlere gönderilen elektromanyetik sinyallerle kişinin görme, işitme, koklama, hareket etme gibi her türlü duyu ve davranışı değiştirebiliyor. Gönderilen sinyaller sayesinde hedef kişi, başkalarının duymadığı sesleri duyabiliyor ya da görüntüleri görebiliyor.<br />
Burada, yukarıda değindiğimiz bir noktanın altını tekrar çizmekte yarar var: Beyindeki elektromanyetik dalga frekansı her insanda farklı olduğu için, belirli bir kişiye gönderilen görüntü, ses ve benzeri sinyalleri diğer insanların hissetmesi mümkün olmuyor. Bu nedenle elektromanyetik tacize maruz kalan kişilerin itirafları, yeterli delil olmadığı için tamamıyla kanıtlanamıyor.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">PANDORA PROJESİ BAŞLANGIÇ OLDU</span></p>
<p>Uzaktan beyin okuma ve yönlendirme teknolojisinin doğuşu Batı'da olsa da, bu teknolojinin temellerini atan Sovyet Rusya oldu. 1960-65 arası Moskova'daki büyükelçilik binasında görevli Amerikalı personelin (Amerikan elçisinin daha sonra ölmesini de içeren) çeşitli fiziksel ve zihinsel hastalığa neden olan elektromanyetik sinyallerle kuşatıldığının farkına varılmasıyla, bu teknolojiden haberdar oldu.<br />
Geçmişte ABD Savunma Bakanlığı'nda Bilim Danışmanı olarak görev yapan dr. Stephan Possony, ABD nin bu alandaki ilk kapsamlı projesi olan PANDORA projesinin nasıl başlatıldığını sonradan şu sözlerle açıklayacaktı.<br />
"Moskova'daki elçinin ve diğer çalışanlardan bir çiftin, lösemi nedeniyle ölmesinden sonra orada ne olduğunu çok dikkatli araştırmamız için ani bir emir geldi. Dev bir proje yürürlüğe girdi.Bu tümüyle Pandora projesi olarak bilinen hale geldi ve bu CIA'yi, İleri Araştırma Proje Ajansı (ARPA) nı, devlet departmanını , donanmayı ve orduyu da içeren TUMS, MUTS ve BAZAR Projeleri gibi çok sayıda paralel projeyi kapsıyordu.<br />
Sonradan Moskova Sinyalleri olarak adlandırılan elektromanyetik sinyallerin, Amerikan elçiliğini hergün hedeflediğini söyleyen Dr.Possony, ARPA nın 20 Aralık 1966 tarihli"çok gizli" notuyla bu projenin önemini gösteriyor. Dr. Possony,"Tehdidin ne olduğunu belirlemek için Beyaz Saray, ABD haberalma heyeti vasıtasıyla, Devlet departmanı, CIA ve savunma bakanlığı içinde bir araştırma çalışmasının yürütülmesi için direktif verdi.<br />
Ulusal programın koordinasyonu "TUMS" kod adıyla Devlet departmanı tarafından yapıldı. ARPA, insan üzerinde düşük seviyeli elektromanyetik radyasyon etkileri bulunan ve potansiyel tehditlerden birisiyle ilgilenen tüm programın seçilmiş bir kısmında temsil edilmekte ve bunu üzerinde araştırma yürütmektedir. Bu not "pandora" diye adlandırılan bu programdan elde edilen ilk sonuçları özetlemektedir." diyor.<br />
ABD bu yeni teknolojiyi tanımaya ve geliştirmeye çalışırken, 1974 yılında, V.P. Kaznacheyev adındaki bir bilim adamı, ölümün uzak bir mesafeden ultraviyole ışınlarının nakledilmesiyle gerçekleştirilebileceğini kanıtladı. Aynı yılda bir Çek mühendis, Robert Pavlita ise böcekleri uzak bir mesafeden "psikotronik" cihazlar kullanarak öldürebildiğini gösterdi. CIA'nın Pavlita'nın çalışmalarıyla ilgili raporlarına göre, bu bilim adamı insanda güçlü psikolojik rahatsızlıklara ve ölüme neden olacak kapasiteye sahip olan, biri 320 km., diğeri daha uzun mesafeden etkili olan iki "psikotronik " silah geliştirdi.</p>
<p><span style="color:#ff0000;">NÖRO-ELEKTRO MANYETİK SİLAHLARIN ETKİLERİ</span></p>
<p>Nöro-elektromanyetik silahların insan üzerinde kullanılmasıyla ortaya çıkan etkiler, silahların geliştirlmesinde habersizce denek olarak kullanılanları n psikolojik yardıma ihtiyaç duymalarıyla ortaya çıktı.<br />
Bu etkilerin bazıları şöyle:</p>
<p>*<br />
Hafıza kaybı ve davranış bozuklukları<br />
*<br />
Duyulan sesin yönü, şiddeti ve içeriğinin değişmesi.<br />
*<br />
Göz kapaklarını denetleyerek konuşmanın bozulması.<br />
*<br />
Şiddetli kalp çarpıntısı.<br />
*<br />
Zahmetli işler sırasında omuzları ve kolları zorlanarak kazalara neden olma.<br />
*<br />
Bir şey yaparken dirseklerin dürtüklenmesi ve işe engel olma.<br />
*<br />
Bacaklarda ağrı ve gereksiz hareketlenme, sağ ve sola sallanma ve aşırı sertleşme.<br />
*<br />
Ayağın zor ulaşılan yerlerinde kaşınma ve kızarmalar.<br />
*<br />
Sırttaki büyük kaslarda kasılmalar.<br />
*<br />
El hareketlerinin kontrol edilmesi<br />
*<br />
Düşüncelerin okunması ve ya dışarıdan düşünce iletilmesi.<br />
*<br />
Rüyaların denetlenmesi.<br />
*<br />
Hareket eden hayali görüntüler görülmesi.<br />
*<br />
Göz kapaklarının sürekli açık tutturulması.<br />
*<br />
Sürekli kulak çınlaması.<br />
*<br />
Çene ve dişlerin neden yokken titremesi.</p>
<p>KAYNAK : BİLMİN İLMİ</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[BAŞARMANIN TEMEL PRENSİBİ : İNANMAK VE KONSANTRASYON]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=441</link>
<pubDate>Fri, 02 May 2008 11:12:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=441</guid>
<description><![CDATA[İster tarih veya biyoloji çalışın, ister satranç veya tenis oynayın; yaptığınız işe kons]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>İster tarih veya biyoloji çalışın, ister satranç veya tenis oynayın; yaptığınız işe konsantre olabilmek ve dikkat dağıtan şeylerden uzak durabilmek bir sanattır.</p>
<p>Hepimizin farklı farklı konsantre olabildiği durumlar vardır. Şöyle zamanın nasıl geçtiğini anlamadığınız ve kendinizi kaybettiğiniz hoşlandığınız olayları bir düşünün; bir sportif faaliyette bulunmak, bir müzik aleti çalmak, sevdiğiniz bir oyunu oynamak gibi faaliyetler veya TAM BİR KONSANTRASYON içinde olduğunuzu düşündüğünüz diğer durumlar.</p>
<p>Peki diğer zamanlarda ne oluyor?</p>
<p>Zihniniz bir şeyden diğerine kayıyor</p>
<p>Endişeler zihninizi dağıtıyor</p>
<p>Dış etkenler farkında olmadan sizi ilgilendiğiniz olaydan kopartıyor</p>
<p>İlgilendiğiniz olay veya konu size sıkıcı ve zor gelmeye başlıyor.</p>
<p>Unutmayın, KONSANTRASYON SİZİN kontrolünüz altındadır ve bu bölüm konsantrasyonunuzu geliştirebilmeniz için gerekli olan bilgileri içermektedir.</p>
<p>EN ÖNEMLİ FAKTÖR MOTİVASYON</p>
<p>Konsantrasyonunuzu etkileyen hayati ve en önemli faktör motivasyondur. Motivasyon bir şeyi yapmak için iyi ve gerçekçi bir nedeniniz olduğuna inanmanızla ilgilidir.</p>
<p>Örneğin ertesi günü sabah saat 08:30’da önemli bir iş görüşmesine veya mülakata gitmek için akşam erken yatabilirsiniz. Ancak ertesi gün bir tatil günüyse, gece geç saate kadar tıka basa atıştırabilir, televizyon izleyebilir ve erken yatmayabilirsiniz. Tabi şüphesiz bunun sonucu olarak ertesi günü maksimum performansta bir zihne de sahip olmazsınız. Bu sonuç tamamen motivasyonla ilgilidir.</p>
<p>KONSANTRASYON ile ilgili bu makaleyi NEDEN okuduğunuzu bir kağıda yazmanız tam bu etapta sizin için iyi bir konsantrasyon egzersizi olabilir.</p>
<p>SİZİN motivasyonunuzun kaynağı nedir? Daha iyi konsantre olmanın size sağlayacağı olası avantajlar nelerdir?</p>
<p>Sağlam bir nedeniniz veya amacınız yoksa konsantrasyona neden ihtiyacınız olsun ki?</p>
<p>KONSANTRASYON ETKİLEYEN ÖNEMLİ FAKTÖRLER</p>
<p>Su Kaybı</p>
<p>Vücuttaki diğer organlardan farklı olarak, beynin büyük bir kısmını (yaklaşık tahminen % 90’ını) su oluşturmaktadır. Vücuttaki su eksikliği kişide baş ağrısı, yorgunluk ve çabuk sinirlenme gibi sonuçlara neden olmaktadır. Bu sonuçlardan her biri sizden konsantrasyonunuzu çalan, alıp götüren olaylardır.</p>
<p>Toksinler (vücudunuzdaki zararlı maddeler)</p>
<p>Herhangi bir işle uğraşırken neler atıştırdığınız konsantrasyonunuzu etkileyen en önemli faktördür. Yediğimiz hafif hazır yemek ve çerezlerde en çok kullanılan 12 tehlikeli katkı maddesini içeren “kirli düzine” diye bir liste vardır. Bunlardan iki tanesi en çok dikkat etmemiz gereken maddelerdir. Çünkü bu iki tehlikeli madde her türlü gevrekte, gazlı içecekte, sakızda ve yediğimiz birçok şekerlemede mevcuttur.</p>
<p>1-) Mono Sodyum Glutamate (MSG) çeşni ve tat artırıcı dünyada 1950’lerde kullanılmaya başlamıştır. Bu madde hemen hemen her türlü tuzlandırılmış çerezde, hazır yemeklerde, hazır çorbalarda, bisküvilerde, soslarda, et suyu veya et suyu bulyonlarında, konserve ton balıklarında, donmuş hazır yiyeceklerde mevcuttur. Şeker pekmezi fermantasyonundan elde edilmesinden dolayı bu katkı maddesi migren, astım, egzema, barsak rahatsızlığı, kalp çarpıntısı, dalgınlık, unutkanlık, çabuk sinirlenme, rahatsızlık ve dikkatsizlik gibi durumlara sebep olur.</p>
<p>2-) Aspartame suni tatlandırıcı şekerden yaklaşık 200 kat daha tatlıdır. Aspartame diyet içecekler, kalorisi düşük yiyecek veya diyet tatlılar, sakızlar, pasta ve şekerlemeler dahil tam 9000 yiyecek ürününde kullanılmaktadır. Bu madde de baş ağrısı, heyecan, çabuk sinirlenme, depresyon, uykusuzluk, yorgunluk, baş dönmesi, hazımsızlık ve çeşitli alerjik reaksiyonlar gibi çeşitli şikayetlere sebep olmaktadır. Ayrıca bu maddenin beyin tümörü oluşmasına etkisiyle ilgili ön bulgular mevcuttur.</p>
<p>KONSANTRASYONU ARTIRAN YİYECEKLER</p>
<p>Konsantrasyonu artırmanın bir yolu da probleme daha geniş bir açıyla yaklaşmaktır. Hastalık kaynaklı nedenleri yok tamamen yok ettikten sonra diğer fiziksel boyutlara da göz atmak gerekir.</p>
<p>Dinlenin ve Enerji Şarj Edin – uykusuzluk ve açlık konsantrasyonu yok eder; problem az beslenme ve az uyku ise, iyice dinlenin ve bir kase salata yiyin.</p>
<p>Karbonhidratları Azaltın - bazı insanlar çok fazla rafine edilmiş karbonhidrat tükettiği zaman uykulu bir duruma girer. Eğer karbonhidratlara karşı hassassanız, öğle yemeğinde ekmeği azaltın ve biraz fazla protein ve sebze tüketin.</p>
<p>Doğal Tatlıları Kullanın – rafine şeker başlangıçta size enerji verse de, bir süre sonra çoğu insanı zihinsel ve fiziksel olarak uyuşuk bir duruma sokar. Gün içinde enerjiye ihtiyacınız varsa, çikolatalı bir gofret yerine bir portakal, elma veya muz yemenizi tavsiye ederiz.</p>
<p>B Vitaminleri Alın – thiamine (bir B vitamini) seviyenizi artırarak konsantrasyonunuzu sağlamak istiyorsanız, buğday ekmeği, fındık, ceviz, fındık, fasulye, bezelye, süt, yağsız et, yeşil yapraklı sebzeler, avakado, karnabahar ve ıspanak gibi yiyecekler yemelisiniz.</p>
<p>Demir Oranına Dikkat – demir eksikliğinin sebep olduğu anemi, beyne kanın dolayısıyla oksijenin az gelmesi nedeniyle hafıza ve konsantrasyonu etkilemektedir. Demir kaplarda pişirilmiş et, deniz ürünleri, brokoli gibi yiyecekler yiyin. Doktor tavsiyesi ile demir içeren vitaminler de kullanabilirsiniz.</p>
<p>OMEGA 3 + E – Bebek ve çocuk uzmanı Profesör Robert Winston’un yaptığı bir araştırma, balıkyağının özellikle disleksi (öğrenme bozukluğu), egzama ve iletişim zorluğu çeken çocuklar üzerinde olağanüstü etkileri olduğunu ortaya çıkardı.</p>
<p>BBC’de yayınlanan “Günümüzün Çocuğu” adlı belgeselde, Profesör Robert Winston davranış bozuklukları gösteren iki çocuğa günlük olarak belli dozlarda Omega 3 yağ asidi içeren balıkyağı tabletleri vermiştir. Üç ay sonra her iki çocukta da önemli gelişmeler gözlenmiştir. Saldırgan davranışlı olan çocuğun bu durumu olumlu yönde değişirken, çekingen ve içine kapanık olan diğer çocuğun da dışa dönük bir hale geldiği görülmüştür. Bu çalışma balıkyağının birçok probleme çözüm olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>KONSANTRASYON VE MÜZİK</p>
<p>Şimdi gelelim enteresan bir konuya. TV’de, CD veya kaset çalarınızda dinlediğiniz sözlü bir müzik SÖZ içerdiği için daha çok beynin SOL LOP’unu uyarmaktadır. Konuşma, kelimeler ve sözlerle ilgilenen ve hoşlanan beynin bu kısmıdır. Ancak sözler beynin renkli ve eğlenceli SAĞ LOP’unu uyarmamaktadır. Sağ lop ritmi ve müziği (özellikle de bazı özel sözsüz müzik ve ritimleri) seven taraftır.</p>
<p>HAREKET VE ENERJİ</p>
<p>İnsan vücudu dinamik bir enerji akımıyla doludur. Özellikle öğrenme tarzları kinestetik olan kişilerin konsantre olmakta zorlandıkları görülmektedir. Bu tip insanların öğrenme sırasında hareket etmeleri ve öğrendiklerini hareketlerle uygulamaları gerekmektedir.</p>
<p>Beynin Enerji Noktalarına Dokunmak</p>
<p>Nasıl Yapacaksınız: Baş parmağınızla ve işaret parmağınızla bir ‘C” harfi oluşturun ve her iki parmağınızı hemen köprücük kemiğinin altındaki göğüs kemiklerinizin iki tarafının üzerine koyun. Parmaklarınızla nazikçe göğsünüzün her iki kısmını yavaş yavaş 20 veya 30 saniye ovun. Bu ovma sırasında diğer eliniz göbeğinizin üzerinde dursun. Daha sonra ellerinizin yerini değiştirerek aynı hareketi iki veya üç kere tekrarlayın.</p>
<p>Neye Yarar: sakin düşünme, okuduğunuz satırları takip edebilme, göz hareketlerini kontrol edebilme yeteneklerinizi geliştirir ve enerji seviyenizi yükseltir.</p>
<p>Yatay 8’ler Yapmak</p>
<p>Nasıl Yapacaksınız: Bir elinizi yüzünüzün önünde ileriye doğru tam karşıya uzatın ve baş parmağınız yukarıyı gösterecek şekilde açık tutarak elinizi yumruk yapın. Gözleriniz baş parmağınızı dikkatle takip ederken, yavaş yavaş her bir yuvarlağı elinizin başlangıç noktasına göre iki ayrı tarafta olacak şekilde yavaş yavaş yatay bir sekiz oluşturun. Bu hareketi iki veya üç kere tekrarlayın. Daha sonra aynı hareketi diğer kolunuzla ve elinizle yapın.</p>
<p>Neye Yarar: okuma, hızlı okuma, yazma, el ve göz koordinasyonu yeteneklerinizi geliştirir.</p>
<p>Düşünme Noktalarını Hareketlendirmek</p>
<p>Nasıl Yapacaksınız: baş ve işaret parmağınızla nazikçe dairler çizerek başınızı ovunuz. Bu ovma işine kulaklarınızın dış kısmından başlayarak başınızın tepe noktasına kadar yavaş yavaş ilerleyiniz. Daha sonra ovma işine alnınızın iki tarafından tepeye doğru da yapınız. Bu uygulamayı iki veya üç kere tekrarlayınız.</p>
<p>Neye Yarar: heceleme, kendi kendinin farkında olma, kısa-süreli hafıza gelişimi, dikkatli dinleyebilme ve soyut düşünebilme yeteneklerinizi geliştirir.</p>
<p>Çapraz Eğilme</p>
<p>Nasıl Yapacaksınız: Ayakta durun. Önce yavaşça eğilerek sol elinizle sağ dizinize dokunun ve doğrulun, sonra sağ elinizle sol dizinize dokunun ve doğrulun. Bu hareketi 10 veya 15 kere tekrarlayın.</p>
<p>Neye Yarar: okuma, yazma, dinleme, hafıza ve koordinasyon yeteneklerinizi geliştirir. Bu egzersiz beyninizin her iki lopunu aynı anda aktif hale getirir.</p>
<p>KONSANTRASYON İÇİN ZİHİNSEL STRATEJİLER</p>
<p>“Gitme, Buraya Gel” Stratejisi</p>
<p>Bu stratejiyi mutlaka uygulamalısınız. Düşüncelerinizin ilgilendiğiniz konudan başka bir noktaya kaydığını hissettiğiniz anda, “Bir dakika, hiçbir yere gitme, buraya gel” deyin kendi kendinize.</p>
<p>Örneğin tam ders çalışırken aklınıza aldığınız başka bir not veya bir ödev, kız veya erkek arkadaşınız, veya karnınızın biraz aç olduğu veya bir şeyler atıştırma gibi düşünceler gelebilir. Böyle bir durumda hemen kendi kendinize, “hiçbir yere gitme, buraya gel” deyin. Ve hemen ilgilenmeniz gereken konuyu düşünerek, konuyla ilgili kendi kendinize birkaç soru sorun ve bunları cevaplamaya çalışın. Konuyla ilgili en son bölümün kısa bir özetini düşünün. Veya konunun ana başlıklarını şöyle bir hatırlamaya çalışın ve elinizden geldiğince dikkatinizi ilgilendiğiniz konuya toplamaya çalışın.</p>
<p>Dikkatinizi dağıtan konudan uzaklaşmak için kesinlikle o konuyu düşünmemeyi düşünmeyin. Çünkü bu durum gittikçe daha çok dikkatinizin dağılmasına sebep olur. Bir şeyi düşünmemeye çalışmak, onun daha çok düşünülmesine sebep olur. “Şimdi fil düşünmeyeceğim” diye bir düşünün bakalım ne olacak. Şüphesiz hemen aklınıza bir fil gelecektir. Unutmayın, “fil düşünmemeliyim” diye düşünmek aklınıza filin gelmesini sağlamaktan başka bir işe yaramaz.</p>
<p>Problemleri ve Dikkat Dağıtan Şeyleri Düşünme Zamanı</p>
<p>Araştırmalar, endişeleri ve problemleri için özel bir zaman ayıran insanların dört hafta içinde daha önceki durumlarına göre endişeleri için yüzde 35 daha az düşündüklerini göstermektedir.</p>
<p>1. Konsantrasyonunuzu bozan ve sık sık aklınıza gelen konuları düşünmek için kendinize özel bir zaman ayırın.</p>
<p>2. Dikkatinizi dağıtan bir konunun farkına vardığınızda, bu konuyu düşünmek için özel bir zamanınız olduğunu kendinize hatırlatın.</p>
<p>3. Dikkatiniz dağıldığında ayrıca “bir dakika, hiçbir yere gitme, buraya gel” deme stratejinizi de kullanın.</p>
<p>4. Konsantrasyonunuzu bozan ve sık sık aklınıza gelen konuları düşünmek için ayırdığınız özel zamanı mutlaka bu iş için kullanın.</p>
<p>Ayrıca özel olarak ayırdığınız zamanda düşünmek üzere, zihninizi dağıtan şeyleri not alın. Bu amaç için özel bir not defteri tutun. Not aldığınız konuları bu amaçla ayırdığınız özel zamanda mutlaka düşünün. Giderek zaman içinde bu konuların azaldığını fark edeceksiniz.</p>
<p>ENERJİ SEVİYENİZİ YÜKSELTİN</p>
<p>Enerji seviyenizin ne zaman zirvede, ne zaman en aşağılarda olduğunu tespit edin. Deneme yanılma yoluyla günün hangi zamanlarında enerji seviyenizin yüksek olduğunu ve kolayca konsantre olduğunuzu, ne zamanlar enerji seviyenizin düşük olduğunu ve konsantre olmakta zorlandığınızı belirlemeye çalışın. Zorlandığınız konuları enerji seviyenizin yüksek olduğu anlara kaydırmak iyi bir stratejidir. Bunun yanında kolayınıza gelen konuları düşük enerji seviyeli zamanlarınıza kaydırın.</p>
<p>Çoğu öğrenci zorlandığı konuları genellikle en sona bırakmaktadır. Günün geç saatlerine kalan bu konular doğal olarak yorulmuş olan öğrencinin enerji seviyesinin en düşük olduğu anlara rastlamaktadır. Bu uygulama yanlış bir stratejidir. Zor konular yüksek enerjili zamanlarda çalışılmalıdır. Sadece bu strateji bile konsantrasyonunuzun artması için yeterlidir.</p>
<p>KONSANTRASYON İÇİN NEFES ALMAK</p>
<p>Yoğunlaşmanız gereken bir konuya başlayacağınız zaman, daha önceden konsantre olmakta zorlanmadığınız bir anı aklınıza getirin. Kendinizin yine böyle bir anda olduğunu düşünün.</p>
<p>Ayrıca başlangıçta nefes almaya odaklanmak ve derin derin nefes almak bedenin dinlenmesini, zihnin ise enerji dolmasını sağlar. Derin derin nefes almak zihin ve beden senkronizasyonunu sağlar ve sizi stresten uzak tutar.</p>
<p>1. Rahat bir konumda olun.</p>
<p>2. Yavaş yavaş (mümkünse burnunuzla) nefes alın. Sırayla önce göğsünüzün alt kısmını, sonra orta ve üst kısmını aldığınız nefesle doldurun. Yavaş yavaş nefes aldığınızdan emin olun. Bu süreç yaklaşık 8 – 10 saniye olsun.</p>
<p>3. Konsantre olduğunuz bir anınızı düşünerek nefesinizi içinizde bir veya iki saniye tutun.</p>
<p>4. Sonra rahat ve sakin bir şekilde nefesinizi verin.</p>
<p>5. Birkaç saniye durun ve aynı derin nefes alıp verme işlemini tekrar edin.</p>
<p>6. Bu işlemi yaparken başınızın döndüğünü hissederseniz nefes alıp vermeyi çok yoğun yapıyorsunuz demektir. Bu gibi durumlarda yavaşlayın.</p>
<p>7. Aynı zamanda kendinizin ılık ve sakin bir deniz kenarında olduğunu düşünün. Veya dalgaların üzerinde batmadığınızı ve nefes alıp, verdiğinizde dalgaların üzerinde nazik bir şekilde yükselip indiğinizi hayal edin.</p>
<p>Bu egzersizin amacı sizi stresten uzak tutmaktır. Stresli olduğumuz durumlarda beynin bazı kısımları aktif olmadığı için daha az zeki oluruz. Bu egzersizi her çalışma öncesi yapın.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Ağlamak büyük bir meziyettir. Her yürek ağlayamaz...]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1351</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 14:52:26 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1351</guid>
<description><![CDATA[

Ağlamak büyük bir meziyetir. Her yürek ağlayamaz bazen bir kuran okuyuşuna, bazen de günahl]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/04/crying.jpg"></a></p>
<p style="text-align:center;"><a href="http://minikkelebek.files.wordpress.com/2008/04/869954103_small.jpg"><img class="alignnone size-full wp-image-1353" src="http://minikkelebek.wordpress.com/files/2008/04/869954103_small.jpg" alt="" width="393" height="400" /></a></p>
<p>Ağlamak büyük bir meziyetir. Her yürek ağlayamaz bazen bir kuran okuyuşuna, bazen de günahların affına bazen de insan kardeşleri için ağlar. Allah katında makbul insanlar, Allahu tealayı anıp gözyaşı döken insanlardır.<br />
Allahu teala şöyle buyurmuştur:<br />
"Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur'an onların huşuunu arttırır" (İsra suresi/109)<br />
"Siz bu kurana mı taaccüb ediyorsunuz? Ona mı gülüyor da ağlamıyorsunuz?" (Necm suresi/59-60)</p>
<p>Kalbin yumşaklığının, şevkatin ve kalpteki imanın işaretidir ağlamak.</p>
<p>Ebu Ümame Sudayy b. Aclan el-Bahiliden (r.a) Rasulullah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:<br />
''Allah'ın katında iki damla ve iki izden daha sevimli şey yoktur. Allah korkusundan dolayı dökülen gözyaşı ile Allah yolunda akıtılan kan damlaları. İki ize gelince; Allah yolunda harbederken alnan yara izleri ile, Allah'ın farzlarından birini ifa ederken meydana gelen izler.'' (Tirmizi)</p>
<p>Ebu hureyre'den (r.a) rasulullahın (s.a) şöyle buyrulduğu rivayet edilmiştir;<br />
''Yedi sınıf insan vadırki, kendi gölgesinden başka gölgenin olmadığı bir günde Allah onları arşının gölgesi altında gölgelendirir: Bunlar, Adaletli devlet başkanı, Allah'a ibadetle yetişen genç, Kalbi mescitlere tutkun kimse! Allah rızası için birbirini sevip, bu sevgi ile bir araya gelip, bu sevgi ile ayrılan iki kişi, mevki sahibi güzel bir kadının zina teklifine ''Allah'tan korkarım'' diye cevap veren kimse, sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak şekilde gizli sadaka veren kimse, kendi başına kaldığı zaman Allah'ı anarak gözyaşı akıtan kimse'' (Buhari ve Müslim)</p>
<p>Bazen hangimiz istemeyiz ki Rabbe yalvarmak yalvarırkende hıçkırıklra boğulmak: Doyasıya ağlamak hıçkırmak. Rabbimiz bizi bilen bizi duyandır. İnşAllah o affettiği kullar zümresine bilerde dahil oluruz.<br />
Abdullah b eş-Şıhhır (r.a) der ki,<br />
''Peygamberimizin yanına gelmiştim, namaz kılıyordu. Ağladığından, göğsünden kaynayan tencere sesi gibi bir ses geliyordu'' (Tirmizi ve Ebu Davud)</p>
<p>O ki Peygamber, o ki böyle ağlarsa bizler nasıl dayanalım bizler affımız için nasıl ağlamıyalım?</p>
<p>Ebu Hureyre (r.a) Rasulullah'ın (s.a) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir;<br />
''Sağılan süt memeye geri dönmedikçe Allah korkusundan ağlayan kişi de cehenneme girmez. Allah yolunda cihad edrken oluşan tozla cehennemin dumanı birleşmez.'' (Tirmizi)</p>
<p>Enes (r.a) der ki;<br />
Rasulullah (s.a) bize şimdiye kadar işitmediğimizbir hudbe okuyarak şöyle buyurdu;<br />
''Eğer bildiğimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız'' Enes (r.a) der ki; Rasulullah'ın ashabı bu söz üzerine yüzlerini örttüler, hıçkıra hıçkıra ağladılar.'' (Buhari ve Müslim)</p>
<p>İbn Mesud'dan (r.a) rivayet edilmiştir;<br />
''Rasulullah (s.a) bana ''kuran oku'' dedi'' Ya Rasulallah! Kuran sana inmişken ben nasıl okurum dedim. O da, ''Onu başkasından duymak istiyorum'' dedi. Nisa suresini okudum. ''Her ümmetten bir şahit getirip, seni onlar üzerine şahit getirdiğimiz zaman onların hali nolacak?'' ayetine gelince ''Şimdilik bu kadar yeter'' buyurdu. Bir de baktım ki, gözleri yaşla dolmuştu.'' (Buhari ve Müslim)</p>
<p>İbrahim b. Abdurrahman b. Avf der ki,<br />
''Oruçlu olduğu bir gün Abdurrahman b. Avf'a iftar yemeği getirildi. O da şöyle dedi; ''Benden daha değerli olan Mus'ab b. Umeyr şehid edildiğinde hırkasından başka kefenleneceği birşeyi bulunmamıştı. Onunla başı örtülse ayakları, ayakları örtülse başı açık kalıyordu. Sonra bize dünyalıktan verildi de verildi. Öyle ki, iyiliklerimizin karşılığı dünyada verilmeye başlandı, ahirete bir şey kalmayacak diye korktuk'' Bu sözleri söyledi, ağlamaya başladı ve iftar edemedi'' (Buhari)</p>
<p>Ağlamak insani bir duygudur. İnsanlığımızın, insan olmamızın belirtisidir. Birbirimizle yardımlaşalım. Ağlayan bir çocuk görsek başını okşamaktan onu teselli etmekten çekinmeyelim. Ağlayana destek olmaz ondan kaçarsak bizimde ağlayacak bir omuza ihtiyacımız olduğunda bunu bulamayabiliriz. Kıymeti bilinmese de iyilik yapmaktan geri durmayalım. Rabbim cümle iyiliklerimizin karşılığını bol bol versin inşAllah.</p>
<p>(<strong>Alıntı</strong>)</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[1 MAYIS (İŞÇİ BAYRAMI)]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=428</link>
<pubDate>Mon, 28 Apr 2008 04:31:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=428</guid>
<description><![CDATA[1 Mayıs, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak, 1886 tarihinde Amerik]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>1 Mayıs, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak, 1886 tarihinde Amerikan işçilerinin Şikago kentinde sekiz saatlik iş-günü için başlattıkları genel greve burjuvazinin saldırısıyla başlayan ve dört işçi liderinin idam edilmeleriyle sonuçlanan bir tarihe sahiptir. Marksizm-Leninizmin büyük ustalarından F. Engels'in deyişiyle, 1 Mayıs'ın tarihi, burjuvazinin, <em>“henüz olgunlaşmamış olan bu emek ayaklanmalarını kaba kuvvet ve kaba bir sınıf adaleti ile bastırma çabası”</em>nın tarihidir. Geçen yüzyıl içinde, burjuvazinin işçi sınıfına karşı saldırısı ve katliamları durmaksızın sürmüş ve dünyanın pekçok ülkesinde işçi sınıfı bu saldırı ve katliamlara karşı mücadele etmiştir. Bu mücadelede, işçi sınıfı, her zaman kendi sınıfının dayanışmasıyla, birliği ile yer almaya çalışmıştır.<br />
İşte, 1 Mayıs, işçi sınıfının, burjuvaziye karşı, kapitalizme karşı mücadelesinin, birlik ve dayanışmasının bir simgesidir.<br />
1 Mayıs, işçi sınıfının her simgesi gibi, çekiç-orak gibi, sıkılı bir yumruk gibi, kızıl yıldız gibi, her zaman burjuvazinin en şiddetli saldırısına maruz kalmıştır. 1 Mayıs günlerinde yaşanılan olaylar, burjuvazinin işçi sınıfının bu simgesine saldırarak, onun ana gücünü, sınıf gücünü sindirme çabalarının ürünüdür. Burjuvazi, siyasal zoru ile işçi sınıfını sindirme çabalarının yanında, onun sınıf bilincini bulanıklaştırmak, çarpıtmak amacıyla ideolojik saldırılarını da sürdürmüştür. İşçi sınıfı, her zaman ve her yerde, burjuvazinin bu ideolojik ve politik saldırılarına karşı durmak ve kendi mücadelesini sürdürmek durumundadır. Bunun için, işçi sınıfının siyasal olarak örgütlenmesinden ve Marksist-Leninist ideolojiyi savunmaktan başka bir silahı yoktur.<br />
Burjuvazinin 1 Mayıs'ı saptırma çabaları, hemen her zaman işçi sınıfının kendi sınıf gücünün bilincine varmasını ve kullanmasını engellemeyi amaçlamıştır. Bu amaçla, 1 Mayıs'ların birer “festival” havasına sokarak yozlaştırmaktan, onun içeriğini boşaltarak bir “tatil günü” haline getirmeye kadar her yolu denemektedir. Bundan öte, 1 Mayıs'ı, her yıl aynı biçimde yinelenen bir gün haline getirerek, “alışılmış” bir gün gibi anlaşılmasını sağlamaya çalışmaktadır.<br />
Burjuvazinin bu çabalarının en büyük destekçileri, kendilerini işçi sınıfının temsilcisi gibi sunan sosyal-demokratlar ve sol oportünistler olmaktadır. Onlar, gerek 1 Mayıs'ları “festival” havasına sokulmasında, gerek içeriğinin boşaltılmasında önemli işlevler yerine getirmektedirler. İşçi sınıfı, onların gerçek yüzlerini açığa çıkarmalı ve onları tecrit etmelidir.<br />
Tüm bunlar, işçi sınıfının yüzyıldır karşı karşıya kaldığı sorunlardır. Bu sorunların üstesinden gelmek, işçi sınıfının birlik ve dayanışmasıyla olanaklıdır.<br />
1990'ların dünyasında SSCB'nin dağıtılmışlığı koşullarında burjuvazi, özellikle de emperyalist burjuvazi bayram etmektedir. “Globalizm”, “yeni dünya düzeni” propagandalarıyla, işçi sınıfına karşı elde ettikleri geçici zaferlerini kutsamaktadırlar. Her yerde, Marksizm-Leninizmin “öldüğünü” ilan ederek, işçi sınıfını en temel silahından yoksun bırakmaya çalışmaktadır. Ama bu propagandaların da sonu gelmiştir. Emperyalist-kapitalizmin ekonomik buhranının giderek derinleştiği bir döneme girilmektedir. Milyonlarca işçi işlerinden çıkartılmakta, işsizlerin sayısı hızla artmaktadır. Emperyalist sömürünün çarkları işlemekte, emperyalizme bağımlı uluslar ve ülkeler, Endonezya'da olduğu gibi, bir gecede yoksullaşabilmektedir. İşçi sınıfının onlarca yıllık mücadelesi ile kazandığı ekonomik ve sosyal haklar elinden alınmaya çalışılmaktadır. Bugün emperyalist metropollerde işçi sınıfının kazanılmış haklarının pekçoğu sınırlandırılmaktadır. Ve burjuvazi, tüm bunları yaklaşan ekonomik buhran koşullarını hesaba katarak yürütmektedir. Tüm bu süreçte, burjuvazi, özellikle emperyalist burjuvazi, geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak kadar rahat ve pervasızdır. Onun bu rahatlığının ve pervasızlığının tek nedeni, işçi sınıfının kendi ideolojisinden, Marksizm-Leninizmden kopartıldığını düşünmesidir.<br />
Böylesine bir ortamda emperyalizmin soldaki uzantıları olan oportünistler, Marksist-Leninist teoriyi gözden düşürmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Ülkemiz somutunda olduğu gibi, her türden legalist ve reformist sol örgüt, her türlü ilke ve kuralı bir yana bırakarak işçi sınıfının bilincini çarpıtmaya çalışmaktadır. Ve 1 Mayıs günü meydanlara çıkarak işçi sınıfının temsilcisi olduğunu göstermeye çalışmaktadırlar. Onlar, dünyada ve ülkemizde, bir devrim sorunu olduğunu, devrimin kaçınılmaz olduğunu görmezlikten gelmektedirler. Onlar, işçi sınıfının gerçek ve kalıcı kurtuluşunun devrimde olduğunu gizlemeye ve devrim mücadelesini karalamaya çalışmaktadırlar. Bunu yaparken, etraflarına topladıkları kitlenin sayısını bir “güç gösterisi” gibi kullanmaktadırlar. Meydanlarda binlerce kişilik kitleye sahip olduklarını göstererek, kendilerinin ne denli güçlü ve etkili olduğu imajını yaratmaktadırlar. Böylece işçi sınıfı saflarındaki küçük-burjuva duygu ve eğilimlerini güçlendirmeye çalışmaktadırlar. İşçi sınıfını, küçük-burjuvazinin dünya görüşüne çekmek, onların tek amacı durumundadır. Bundan etkilenen kimi sol örgütler, bu oportünistleri teşhir ve tecrit etmek yerine, onların yöntemlerini kullanarak meydanlara çıkmaktadırlar. Ve bunu yaparak, işçi sınıfı saflarında yaygınlaştırılmaya çalışılan küçük-burjuva dünya görüşünü güçlendirmektedirler. Her 1 Mayıs'ta görülen bu oportünist çabaların görüntüleridir. Artık bu ve benzeri yozlaştırma ve saptırma çabalarına son vermenin zamanı gelmiştir.<br />
1 Mayıs, işçi sınıfının ideolojisine karşı her türden saptırmanın teşhir edildiği bir gün olmalıdır.<br />
1 Mayıs, işçi sınıfının küçük-burjuva dünya görüşüne hapsedilmesine karşı bir mücadele günü olmalıdır.<br />
1 Mayıs, işçi sınıfının, sınıfların ortadan kaldırıldığı, sömürünün, insanın insana kulluğunun yokedildiği, insanlığın kalıcı kurtuluşuna doğru ilerleyen tarihsel hareketinin bir günü olmalıdır.<br />
1 Mayıs, birey olarak değil, sınıf olarak, işçi sınıfının sosyalizme doğru giden zafer yürüyüşünde, kızıl bayrakların dalgalandığı bir gün olacaktır.<br />
Ve tüm bunlar, sadece ve sadece, işçi sınıfının politik eylemi ve örgütlenmesiyle; bu eylem ve örgütlenmedeki birlik ve dayanışmasıyla olanaklıdır. İşçi sınıfı saflarındaki sosyal-demokrat ve oportünist etkilerin ortadan kaldırılmasıyla bu politik örgütlenme ve eylem, zaferi sağlayacaktır. Ve ancak o zaman, 1 Mayıs, gerçek anlamda işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günü olarak burjuvazinin sonunu ilan edecektir.</p>
<p><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana;">KAYNAK : TARİHİN İZLERİ</span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kur'an'da şiir ]]></title>
<link>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1312</link>
<pubDate>Sat, 26 Apr 2008 08:33:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>Minik Kelebek</dc:creator>
<guid>http://minikkelebek.wordpress.com/?p=1312</guid>
<description><![CDATA[Edebiyat konuşma, okuma ve yazma olmak üzere insanın üç temel ihtiyacına cevap verir. Edebiyat]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Edebiyat konuşma, okuma ve yazma olmak üzere insanın üç temel ihtiyacına cevap verir. Edebiyatın iki temel unsuru vardır. Birincisi nesir, ikincisi ise şiir. Nesir objektif ve somut fikirleri dile getirerek daha çok akla hitap ederken, şiir daha çok soyut ve sübjektif olup, hisse hitap eder. Necip Fazıl’a göre<br />
“Şiirde his ve fikir olmak üzere başlıca iki unsur vardır.”</p>
<p>Şiir edebiyatımızda güzel ve veciz ifadelerle maksadın anlatıldığı metinlerdir. Edebiyatımızda vezinli ve kâfiyeli söz olarak bilinir. Şiir yazana da şair denir. İbn-i Haldun şiiri şöyle tarif etmiştir: “Şiir, istiare, vezin ve kafiye temeline dayanan, her kıtanın başkasına bağlı olmadan maksadı anlattığı beliğ sözdür.”[1].</p>
<p>Peygamberimiz (asm) zamanında hitabet ve belagat gibi, şiir ve edebiyat da zirvede idi. Yapılan yarışmalarda ilk yediye giren şiirler “Muallekât-ı Seb’a” adı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından öğrenilir ve ezberlenirdi. Okuma-yazmanın olmadığı bir zamanda fikirler, bilgiler ve kahramanlıklar, destanlar şiir ve vezin ile hafızalarda daha kolay kalıcı hale geldiği gibi dilden dile yayılırdı. Hatta günümüzün gazete, dergi radyo gibi haber kaynaklarının yayınların fonksiyonlarını o dönemde şairler ve ozanlar şiirleri ile ifa ederlerdi. Övmek istediklerini “Kasidelerle” yermek istediklerini “Hicivlerle” ve anlatmak istediklerini de “Mesnevi” türü şiirlerle ifade ederlerdi. Bir kabilenin ve milletin şairi milli bir kahraman, en büyük gurur kaynağı iyi bir şair yetiştirmiş olması idi. Bir sözü ile savaş çıktığı gibi, bir sözü ile de barış ortamı meydana gelirdi. Bunun için Yunus Emre “Söz ola kestire başı / Söz ola kese savaşı” demiştir.</p>
<p>Araplar yılın belli dönemlerinde bilhassa “Hacc Aylarında” hem ticaret yaparlar, hem de şiir yarışmaları tertip ederlerdi. Ukaz, Zül-Mecaz, Mecannatu’s-Sahr, Duvmetu’l-Cendel, Hacar ve Suhar gibi panayırlarda yapılan bu yarışmalarda ilk yedi dereceye giren şiirler “Muallekât” namı ile Kâbe’nin duvarına asılır ve herkes tarafından ezberlenir ve o sene boyunca okunur ve bir dahaki seneye hazırlık yapılırdı. Gassan, Hire ve Lahmî kabileleri özellikle şairlere koruculuk yaparlardı. Onları özel saraylarında himaye ederlerdi.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim böyle bir ortamda nazil oldu. İlahî kelamın büyüleyiciliği karşısında bütün şairler ve şiire değer verenler şaşkınlık içinde kaldılar. Kur’ân-ı Kerim şiire benziyordu, ama şiirin hayalatından o derece yüksek hakikatleri anlatıyordu ki ‘şiirdir’ diyemiyorlardı. Şiirin hakikati hayale karıştırmasından dolayı yüce Allah peygamberimize şair deme cür’eti gösterenleri kastederek “Biz ona şiir öğretmedik. Bu o peygambere yakışmaz ve gerekmez de”[2] buyurarak vahyin ortaya koyduğu mahza hakikatleri şiirin hayal ve batıl düşüncelerinden ayırmıştır. Hakka suresinde Kur’ânın mahza hakikat olan beyanatını gölgelemek isteyen müşriklere “Kur’ân Allah’ın Cebrail (as) ile sizlere ulaştırdığı değerli bir sözdür. O bir şair sözü değildir. İnancınız ne kadar da zayıftır. O bir kâhin sözü de değildir. Ne kadar az düşünüyorsunuz? O Kur’ân âlemlerin Rabbi olan Allah tarafından mahza hak ve hakikatleri sizlere bildirmek için inzal edilmiştir”[3] buyurarak açıklık getirir.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerimde ‘Şiir’ kelimesi bir defa, ‘Şâir’ kelimesi ise beş defa geçer. Şair kelimesinin geçtiği ayetler de müşriklerin peygamberimize şairlik isnadının reddine ilişkindir.[4] Şairlerden bahseden “Şuara Suresi”nin son üç ayeti ise şiirden bahseder. Bu ayetlerde bahsedilen azgınların kendilerine uyduğu saldırgan şairler İbn-i Zeberî, Hubeyre, Musafî, Umeyye es-Sakafî gibi müşrik şairlerdir. Ayet umumî değil, bunun için genel hükümler verilmemelidir.</p>
<p>Müşrikler Peygamberimizi (asm) kâhinlikle ve şairlikle suçluyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’in ayetleri her ne kadar şiire benzese de şiirin hayalatından çok yüksek hakikatleri ihtiva etmektedir. Hakikat hayalden ne derece yüksek ise Kur’an’ın ifadeleri de o derece yücedir. Şairler genellikle hayalperest, kâhinler ise genel olarak yalancıdırlar. Dolayısıyla günahkârlar ve yalancılar bunlara değer verirler ve şairlere sapıklar uyar. Onlar hakikati bilemedikleri ve bulamadıkları için her vadiye dalıp çıkarlar. Romantik ve duygusaldırlar amaçları doğruyu bulmak değil, eğlenmektir. Yapmadıkları ve yapamayacakları şeyleri söylerler. Şairlerin sözlerinin çoğu bunun için yalandır. Ancak iman eden, salih amel işleyen, Allah’ı çokça zikreden, hakkı hak bilip uyan ve batılı batıl bilip sakınanların şiirleri hariçtir.</p>
<p>Şiirde mezmum ve kötü olan, insanı günaha, isyana ve inkâra sevk eden şair ve şiirlerdir. Nitekim Cenab-ı Hak Kur’ân-ı Kerimde buyurur: “Şeytanların kiminle beraber olacağını sizlere haber vereyim mi? Onlar her günahkâr ve isyancının yanındadır. Onların çoğu yalancıdır ve şeytana kulak verirler. Onların şairlerine de haddi aşan azgınlar uyarlar.”[5]</p>
<p>İnsanları yoldan çıkaran şairlerin durumunu da Yüce Allah şöyle haber verir: “Azgın ve sapkınların kendilerine uyduğu şairlere gelince, onlar her vadide şaşkın şaşkın gezerler, ne yaptıklarını bilemezler. Yalancıdırlar; yapmadıkları ve yapamayacaklarını söylerler.”[6]</p>
<p>Müminlerin yukarıda ifade edilen hususları yapmadıkları ve yapmayacakları için onların şiirlerinde elbette yukarıdaki hususlar bulunmayacaktır. Onların durumları ise yüce Allah şöyle açıklar: “İman edip salih amel peşinde koşanlar ve Allah’ı çokça zikredenlere gelince; onlar elbette yukarıda sayılanlar gibi değildir.”[7]</p>
<p>İbn-i Abbas (ra) bu ayetin tefsirinde “Kâfir şâirlere insanların ve cinlerin sapıkları uyarlar” demiştir. Onlar “Her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar” ayetini “Onlar her manasız, fuzuli işlere dalarlar, önce yererler sonra bir menfaat karşılığı aynı kişiyi överler” anlamını vermişlerdir. “Yapmayacakları şeyleri söylerler” ayetine ise İbn-i Abbas (ra) “Onların sözlerinin çoğu yalandır” anlamını vermiştir.</p>
<p>Bu ayet nâzil olunca peygamberimizin (asm) şairlerinden Abdullah b. Revaha (ra) Peygamberimize gelerek “Ey Allah’ın Resulü! Allah biliyor ki, bu şairlerden birisi de benim” demiş ve mesleğinden pişmanlık duyduğunu ifade etmiştir. Bunun üzerine peygamberimize (asm) “Ancak iman edenler ve salih amel işleyenler ve Allah’ı çokça zikredenler hariç” ayeti nazil olmuştur. Müfessirler “Allah’ı çokça zikretmekten kastedilenin şiirlerinde Allah’ı överler” anlamında yorumlamışlardır.[8]</p>
<p>Yüce Allah bu ayetlerle insanları isyana ve günaha teşvik eden, yalan yanlış ve hayali şeyleri ortaya koyarak akılları şaşırtan şairleri hicvederken şiiri ve tesirini methetmektedir. Burada yermeye benzer bir övgü vardır. Çünkü yüce Allah şiirde insanı etkileyen ve büyüleyen özelliğe dikkatlerimizi çekmektedir. Bir açıdan da iyi şiirleri ve şairlerini övmektedir. Nitekim bunu peygamberimizin (asm) hadislerinde görmek mümkündür.</p>
<p>Peygamberimiz (asm) “Nice sözler vardır ki, sihir etkisi yapar; nice şiirler vardır ki, hikmet pırıltılarını saklar” sözü ile şiiri övmüş ve “Şiirden hikmetli olanlarını ve hikmetli sözleri öğreniniz” buyurmuşlardır.[9] Peygamberimiz (asm) “Şiirde hikmet vardır”[10] buyurarak hikmet ve ilim, din ve iman konularındaki şiirleri daima teşvik etmiştir. “Kaside-i Bürde” adı ile meşhur olan şiir Peygamberimizin huzurunda okununca peygamberimiz şaire hırkasını/bürdesini vererek memnuniyetini göstermiştir. Buna peygamberimizin (asm) verdiği “Câize” yani “Hediye” demek de mümkündür. Bir kısım edipler “Hikmeti esas alan şairlerin dilinin cennetin kokusunu taşıdığını” ifade etmişler, “Şairlerin kalpleri Rahmanın hazinelerini taşır. Çocuklarınıza şiir öğretiniz; çünkü şiir zihni açar ve cesaret verir” demişlerdir.</p>
<p>Kureyş’in şairleri mü’minleri ve İslamı hicvediyorlardı. Peygamberimiz de (asm) şair Hassan b. Sabit’e (ra) “Ya Hassan! Sen de onları hicvet. Bil ki, Ruhu’l-Kuds olan Cebrail (as) seninle beraberdir” buyurarak teşvik ettiği sabittir.[11] Hatta peygamberimiz (asm) Lebid denilen Umeyye es-Salt’ın hikmet dolu şiirleri için “Şiiri mü’min, ama kalbi kâfirdir”[12] buyurmuşlardır. Sahabeler bir ayetin anlamında tereddüde düştükleri zaman eski Arap şairlerinin şiirlerine müracaat ederek onların bir kelimeye hangi anlamları yüklediklerine bakarlardı.</p>
<p>Peygamberimizin (asm) şairleri Kaab b. Mâlik (ra), Abdullah b. Revaha (ra) ve Hassan b. Sabit (ra), Kaab b. Züheyr (ra) gibi meşhur şairlerdi. Hassan b. Sâbit (ra) “Ben sözlerimle Muhammed’i (asm) methedemiyorum. Lâkin Muhammed’in (asm) methi ve övgüsü benim sözlerimi güzelleştiriyor” ifadelerine şöyle cevap veriyordu: “Söyle, ya Hassan! Ruhü'l-Kudüs seninle beraberdir.”[13] Yine Peygamberimiz (asm) müşriklerin şairlerine verdiği cevaplardan dolayı Kaab b. Mâlik’e (ra) “Ya Kaab! Allah seni bu sözlerinden dolayı methetmektedir” buyurmuşlardır. Ka'b b. Malik'ten rivayete göre Rasulullah (asm) ona şöyle demişti: “Onları hicvet. Nefsimi elinde tutan Allah'a yemin olsun ki, hicvetmen onları ok yağ­muruna tutmaktan daha şiddetlidir.”</p>
<p>Ayrıca Hz. Ebubekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve Hz. Ali (ra) iyi birer şairdiler. Çok güzel şiirleri vardı. Hz. Fatıma’nın da (ra) çok güzel ve veciz şiirleri vardı. Sahabeler peygamberimizin (asm) şiirle ilgili tutumunu en iyi bildikleri için genellikle şiire olumlu yaklaşmışlardır. Hz. Ali’den (ra) rivayet edilen şiirlerin toplamı bir ‘divan’ oluşturacak kadar çoktur. Hz. Aişe (ra) “Çocuklarınıza şiir öğretiniz, dilleri tatlılaşır” demiştir. Hz. Ömer (ra) “İnsanların sanatları içinde en değerlisi şiirdir. O faziletli kalbi şefkatle doldurur. Alçak kalpleri yatıştırır. İnsanı duygulandırır” demiştir.</p>
<p>Peygamberimizin (asm) bazen çok veciz şiirli ifadelerle sahabelerine hitap ettiği olmuştur. “İnne’l ecra, ecru’l âhireh / Ferhami’l-Ensara ve’l-Muhacireh” ifadeleri peygamberimize (asm) aittir.</p>
<p>Daha sonra İslam bilginleri şiire o derece önem vermişlerdir ki, en değerli eserleri şiirleştirerek nesirden nazma çevirmişlerdir. Akaid ve Kelama dair eserleri bile ‘Mesnevî’ tarzında nazma dökerek asırlarca medreselerde ders kitabı olarak okutmuşlardır. “Kaside-i Nuniye” ve “Emâlî” gibi metinler bunlara en güzel örnektir.</p>
<p><span style="font-size:8pt;line-height:1.3em;">[1] İbn-i Haldun, Mukaddime, Çev. Zakir Kadiri UGAN, (İstanbul–1985) s. 235<br />
[2] Yasin, 36:69<br />
[3] Hakka, 69: 38–43<br />
[4] Taha, 21:5; Saffat, 37:36–37; Tur, 52:30<br />
[5] Şuara, 26:221–224<br />
[6] Şuara, 26:224–226<br />
[7] Şuara, 26:227<br />
[8] Fahrettin-i Razi, Mefatihu’l-Gayb, 17:391<br />
[9] Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri, (Meral Yay-İstanbul, 1972) 2:3–4)<br />
[10] Buhari, Edeb, 90; Tirmizi, Edeb, 96<br />
[11] Fahrettin-i Razi, Tefsir-i Kebir, 17:391<br />
[12] Buhari, Edeb, 90; Müslim, Şiir, 3<br />
[13] Buhari, Edeb, 91; Ebu Davud, Edeb, 95</span></p>
<p><strong>M. Ali Kaya</strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[* makale]]></title>
<link>http://edebiyatgezegeni.wordpress.com/?p=7</link>
<pubDate>Thu, 24 Apr 2008 21:36:42 +0000</pubDate>
<dc:creator>edebiyatgezegeni</dc:creator>
<guid>http://edebiyatgezegeni.wordpress.com/?p=7</guid>
<description><![CDATA[BİREY, AİLE, ULUS ÜÇGENİNİN 

HİPOTENÜSÜ: ULUSAL EGEMENLİK
 
  
            ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 0 35.4pt;"><span style="font-size:22pt;"><span style="font-family:Times New Roman;">BİREY, AİLE, ULUS ÜÇGENİNİN </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 0 35.4pt;"><span style="font-size:22pt;"></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0 0 0 35.4pt;"><span style="font-size:22pt;"><span style="font-family:Times New Roman;">HİPOTENÜSÜ:<strong> <span style="color:#800000;">ULUSAL EGEMENLİK</span></strong></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bir başına yaşamayı becerebilseydi insan, eş dost aramayacaktı belki; ama sosyal çevre edinme gereksinimi bütün insanlar için yaşamsal. Yaşam dediğimiz şey de zaten en çocuk, en temiz, en çıplak görüntümüzün üzerine anne, baba, arkadaş hırkasını giydirdiğimizde başlıyor. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Ya sonraki gereksinimler?..</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Her aile kendine yetebilseydi, obalar, köyler, kentler kurmayacak ve ekonomik örgütlenmeden uzakta, ama belki bugünkünden daha kaygısız, daha masrafsız yaşayabilecektik. Oysa ütopyadan sıyrılınca görüyoruz ki ailelerin bir araya gelmesi, bölüşülmüş sorumluluklara dayalı bir düzen yaratması da yaşamsal.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bir mahallenin ekonomik kurgusunu düşünsenize: Berbere işi düşen manav, manavdan alış veriş yapan oto tamircisi, tamirciye uğrayan öğretmen ve berberin okula giden çocuğu… Kesintisiz yarar dizisi. Mahalle açısından kesinlikle sağlıklı bir örgütlenme görüntüsü. </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Sonra bölgeler, siyasal yapılanmaya bağlı olarak kimi yerlerde eyaletler… Yolun sonu devlete varıyor, oluşturulmuş düzenin hukuku belirleniyor. Yasama, yargı, yürütme alanları ayrıştırılıyor. Fakat bu toplanma, kalabalıklaşma eğilimi orada da bitmiyor ki… Bir bakıyorsunuz devletler de bir araya gelmek için çabalıyorlar. Daha fazla güç edinmeye, sömürüyü kooperatifleştirmeye ya da sömürüye karşı direnişte kullanılacak güce erişmeye çabalıyorlar. Öyle veya böyle, “birliğe” güdüleniyorlar…</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Ya sonra?</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Küçük dişlilerden biri ters dönmeye başlıyor. Oraya kadar iletilen ve biriken bütün enerji aynı noktaya yükleniyor. Tıkanmaya kadarki birleşme eğilimi ne kadar ateşliyse (ne kadar körüklenmişse aslında), dişlilerin birbirini kırması da o kadar çabuklaşıyor…</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Önce devletlerarası örgütler, ardından devletler parçalanıyor… Yine de son iki halka öyle kolay kolay kırılmıyor bu yıkımda. Birey ve ulus, dirençleriyle her çağda … </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-indent:35.4pt;text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;">Önce birey, binlerce yıllık döngüyü yinelemek için yeniden ve sabırla işe koyuluyor. Sonra ulus, özgüvenini tazeliyor. Ve sonra yine, yine, yine…</span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>18.Yüzyılın son çeyreğindeki Avrupa somutlaştırıyor bunu. 20.Yüzyılın ilk yarısındaysa bütün dünya… Yine aynı yüzyıl biterken Rusya ve Balkanlar… Bir fosil yakıt deposu olduğu keşfedildiğinden beridir de her fırsatta Arap yarımadası ve Mezopotamya<span>  </span>kanıtlıyor bu görüşü…</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bugünün dünyasında Alvin Tofler <em>(1928-..)</em> öne sürüyor tezin birazını. Birazını da Francis Fukuyama <em>(1952-..)</em>; oysa yeni değil söyledikleri şey. 676 yıl önce doğmuş biri var önlerinde: İbn-i Haldûn <em>(1332-1406)</em>... O söylemiş, somutlaştırmış “tekâmül nazariyesi”ni… Sonra Karl Marx <em>(1818-1883)</em> ve O’nun öldüğü yılda doğan John Maynad Keynes <em>(1883-1946) </em>kendi kuramlarıyla eklenmişler bu zincire. Marx ve Keynes, İbn-i Haldun’dan sonra Fukuyama’dan önce, toplumlara farklı örgütlenmeler önermişler, başka başka ideolojilere öncü olmuşlar; ama birey, aile ve ulus, en eskiden en yeniye her görüşün çekirdeğinde yer alıyor. Çünkü devletin ve gücün zemine dengeli oturması için bu üç ayağın tamamlanmış olması gerekiyor…</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>O halde “Ulusal egemenlik” kavramını, üç köşesine bireyi, aileyi ve ulusu oturttuğumuz uygar yaşam üçgeninin hipotenüsü olarak ele alabilir miyiz?</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bir deneyelim:</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Hipotenüs, dik üçgende en uzun kenardır; ulusun kendi yazgısına egemen olabilmesi de bireye, aileye ve ulusa, yaşayabileceği en parlak var oluş sürecini vaad eder . </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Hipotenüs, dik üçgende 90 derecelik açının karşısındaki kenardır; ulusal egemenlik de bireyle ulusun çakıştığı köşeye nazırdır. İkisini buluşturan açı <em>-diyelim ki bireyle ulusu bütünleştiren Anayasa sözleşmesi-</em>, öncelikle ulusla bireyin uyumunu öngörür ve üçgendeki diğer ayrıntılarla ilgili tüm hesaplamalar için referans oluşturur…</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bu matematiksel yaklaşım bir yana, ulusal egemenliği bir kavram olarak ele almak için Nisan sonu gerçekten çok uygun bir zaman. 23 Nisan haftası, sonradan şölenleştirilerek bu haftaya yamanan öteki içeriklerden farklı olarak sosyal-uygar yaşamımızın dik (egemen) açısına ve hipotenüsüne götürebilir bizi.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>23 Nisan, Türk tarihinde Kurtuluş Savaşı’nın daha çetin bir çağdaşlaşma savaşıyla yer değiştirmesini ifade eder. Bu değişim, yüzyıllar boyunca dünyanın üç kıtasına egemen olmakla övünen bireylerin monarşik devletin gölgesi altında kendi yazgılarına egemen olamayışlarıyla ilgili çelişkiye son vermiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı bu yüzden tarihimizdeki en önemli uygarlaşma adımlardan biridir.</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bugün ne denli uygar olduğumuzsa, 23 Nisan’a ve ulusal egemenliğe bugün hangi anlamı yüklediğimizle ilgili. Bu kavramı hala hipotenüs olarak mı görüyoruz? Sosyal yaşam üçgenimizdeki en uzun kıyı yolculuğunu hala göze alabiliyor muyuz? Bu kavrama hala dik ve egemen açıdan bakabiliyor muyuz?</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Yoksa baktığımız, tartıştığımız şeyler 1920’de aştığımız(ı düşündüğümüz) şeyler mi?</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Ulusal egemenliği çocuk metaforuyla dile getiren bir düzenin bugünkü egemenleri, çocuğa, çocuksu saflığa ve bağlılığa değinmişler mi? </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bu sorular ödeviniz olsun. Ödevlendirdiğim okuruma, 23 Nisan 2008 gününün lider demeçlerini de kaynak olarak sunuyorum. Ulusal televizyonların aynen duyurduğu* bu demeçlerde <strong>bayram</strong> ve <strong>çocuk</strong> sözcükleri geçiyor mu, <em>-bayram günü hatırına- </em>bildiğiniz politik münazaranın dışına çıkılabilmiş mi, buna bir de okurum baksın istiyorum:</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>Cumhurbaşkanı Abdullah Gül:</strong> "Türkiye, ilerici reformlarla demokrasisinin standartlarını sürekli yükseltecek, sorunlarını demokratik yollarla, tartışarak aşacak, her zaman ve her şartta akılcı yaklaşımlarla hareket edecektir. Türkiye'nin sergilediği performans, ülkemizin istikrar içinde gelişeceğinin, Atatürk'ün gösterdiği çağdaş uygarlık seviyesinin üzerine çıkacağının kanıtıdır. Bu konuda Türkiye'nin yolu açık, geleceği aydınlıktır."</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>Başbakan Recep Tayip Erdoğan:</strong> "Milli egemenlik kavramı, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin demokratik meşruiyet temelinde kurulduğunun en açık ifadesidir. 23 Nisan ile birlikte milletimiz, siyasi rejimin asli ve tayin edici aktörü haline gelmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletimizin dünyada bir benzeri daha olmayan istiklal mücadelesinin, bu en büyük ve en anlamlı milli mutabakatının içinde doğmuş, milli egemenliğimizin de en somut tecellisi olmuştur (…)<span> Bugün hala 80 yıl önceki ezber üzerinden siyaset yapanlar, ne yazık ki milletimizin yaşadığı büyük değişim ve gelişmenin hem dışında, hem de çok gerisinde kalmıştır. Umuyorum onlar da yakında, Türkiye’nin artık, o eski Türkiye olmadığını anlayacaktır.</span>"</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>TBMM Başkanı Köksal Toptan:</strong> "Milletimizin hayat kaynağı olan Meclisimiz, ülkemizin temel sorunlarını çözme, demokrasiyle taçlanmış Cumhuriyetimizin tüm niteliklerini koruyup ilelebet yaşatma konusunda gayretle çalışmaktadır. Meclisimiz bundan sonra da Cumhuriyetimizin 100. yıl vizyonuna yakışır önemli hizmetler yapacak, demokrasimizin daha da kökleşmesinde en büyük güç kaynağı olacaktır."</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>Ana muhalefet partisi (CHP) Genel Başkanı Deniz Baykal:</strong> "23 Nisan 1920'de Meclisin açılışı bizim siyasal yaşamımızın çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bizim egemenliğimiz iki temel unsura, yani, milli bağımsızlık anlayışı ile hilafete, saltanata karşı verilmiş mücadelenin doğal sonucu olarak laiklik anlayışına dayanır.”</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;">
<span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong>Muhalefet partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli:</strong> "Türk milletinin gücünü sorgulama, kudretini küçümseme aymazlığına kendini kaptıranlar için; şanlı geçmişimizden ders ve sonuç çıkarılacak muazzam neticelerin, imrenilecek olayların çocuklarımıza çok iyi öğretilmesinin gerekliliği de ortadadır."</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><strong><span>Muhalefet lideri (DTP Grup Başkanı) Ahmet Türk:</span></strong><span> “TBMM’nin 88. açılış yıldönümü vesilesiyle, ulusal egemenliğin demokratik, katılımcı ve çoğulcu bir düzen içinde tesis edilmesi; 23. Dönem Meclisimizin önünde duran en öncelikli etik ve vicdani görevdir. Bu görevi, 23. Dönem Türkiye Büyük Millet Meclisi icra etmek durumundadır.”</span></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bu da benim kısa bayram mesajım:</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span>            </span>Bugün Atatürk’ü düşünün çocuklar. 88 yıl önce dünya çocuklarına bir bayram armağan eden lideri düşünün. O’nun 1937’de bir çocuğa sevgiyle dokunurken çekilmiş fotoğrafına dikkatle bakın ve bugün neye gereksinim duyduğunuzu düşünün. Sizin gereksinimleriniz geleceğin bayramlarını müjdeliyor…</span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;font-family:Times New Roman;"> </span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:small;"><span style="font-family:Times New Roman;"><span><strong>SAVAŞKAN İLMAK</strong>            </span><em><span style="font-size:10pt;"></span></em></span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><em><span style="font-size:10pt;"></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><em><span style="font-size:10pt;"><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0;"><em><span style="font-size:10pt;"><span style="font-family:Times New Roman;">* Lider demeçleri 23 Nisan 2008 günü (saat 18:00’de) TRT’nin <strong>http://www.trt.net.tr/wwwtrt/hdevam.aspx?hid=200440&#38;k=0</strong> ve NTV’nin<strong> http://www.ntvmsnbc.com/news/443887.asp</strong> sunumlarından alıntılanmıştır.</span></span></em></p>
<p class="MsoNormal" style="margin:0;"><span style="font-size:10pt;"><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
<p class="MsoNormal" style="text-align:justify;margin:0;"><span style="font-size:10pt;"><span style="font-family:Times New Roman;"> </span></span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ERKEKLER Mİ YOKSA KADINLAR MI DAHA ZEKİ?]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=426</link>
<pubDate>Wed, 23 Apr 2008 01:59:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=426</guid>
<description><![CDATA[
 
Daha önce zekanın ırkla ilgili olduğunu söyleyerek tepki çeken bilim adamı, erkeklerin mi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><em></em></p>
<p> </p>
<p><strong><em><span style="font-size:medium;color:#800080;">Daha önce zekanın ırkla ilgili olduğunu söyleyerek tepki çeken bilim adamı, erkeklerin mi yoksa kadınların mı daha zeki olduğunu araştırdı. Sonuç bakın ne çıktı?</p>
<p>Londra'daki University College'ta görevli Professor Adrian Furnham tarafından yapılan araştırmada erkeklerin kadınlardan daha zeki olduğu kanıtlandı. Yetenek testlerinde erkeklerin kadınlardan az da olsa daha başarılı olduğu, aynı zamanda erkeklerin kendilerinin daha zeki olduklarını düşündükleri için kadınlara karşı bir psikolojik avantajları da bulunduğu ortaya çıktı.</p>
<p>İngiliz bilimadamı Rushton da aynı görüşte</p>
<p>İngiliz bilim adamı John Philippe Rushton'dan tartışma yaratacak bir araştırma daha: "Erkekler kadınlardan daha zeki." Daha önce zekanın ırkla ilgili olduğunu söyleyerek tepki çeken bilim adamı bu kez de erkeklerin IQ'sunun kadınlara göre 4 puan daha yüksek olduğunu söyledi. Kanada'daki Western Ontario Üniversitesi'nde psikoloji profesörü olan Rushton, yaşları 17-18 arasında değişen 100 bin kadın ve erkek gönüllüye zeka testleri uyguladı. Rushton, sözlü ve yazılı ifade, yaratıcılık, problem çözme gibi bölümlerden oluşan testlerin sonuçlarında erkeklerin kadınlara göre ortalama 3,63 puan daha yüksek not aldığını tespit etti. Bilim adamı kadınların iş hayatında yükselememesinin nedenini de buna bağlayarak "Bunun nedeni sosyal adaletsizlik değil. Kadınların erkeklerden daha az akıllı olmasıdır. Satranç şampiyonlarının da erkeklerden çıkması bunu gösteriyor" demesi tartışmaları alevlendirdi.</p>
<p>'DOĞAL SELEKSİYON'</p>
<p>Erkeklerin daha zeki olmasının sebeplerinin taş devrine kadar geriye gittiğini söyleyen Rushton, "Kadınlar eş seçerken kendilerinden daha zeki erkekleri tercih ediyor. Bu nedenle de nesiller ilerledikçe erkekler daha zeki oluyor" dedi. Ayrıca erkek beyninin kadınınkinden daha ağır olduğunu belirten Rushton, "Bu da erkek beyninde daha fazla nöron var demektir. Nöronlar da bilgi akışını hızlandırarak daha zeki olmayı sağlar" diye konuştu. Bilim adamı, okullarda kız çocuklarının erkeklerden daha başarılı olduğu yönündeki eleştirilere de cevap vererek "Bu kızların daha erken gelişmesiyle ilgili. Ergenlik tamamlanıp durumlar eşitlendiğinde erkekler daha zeki oluyor" dedi. Profesör Rushton bundan 4 yıl önce de siyahilerin suça daha yatkın olduğunu ve Asyalıların da daha zeki olduğunu söyleyerek tartışma yaratmıştı.</p>
<p></span></em><span style="font-size:x-small;font-family:Verdana;">KAYNAK : BİLİM DÜNYASI</span></strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Kuantum Mekaniğinin Alternatif Ontolojileri: Bir Giriş Denemesi]]></title>
<link>http://varlik.wordpress.com/2008/04/20/kuantum-mekaniginin-alternatif-ontolojileri-bir-giris-denemesi/</link>
<pubDate>Sun, 20 Apr 2008 10:33:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>olcaycelik</dc:creator>
<guid>http://varlik.wordpress.com/2008/04/20/kuantum-mekaniginin-alternatif-ontolojileri-bir-giris-denemesi/</guid>
<description><![CDATA[Bu makale taslak halindedir ve yorumlara açıktır.
Klasik ontolojide bir nesnenin somut, maddi ola]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:center;"><strong>Bu makale taslak halindedir ve yorumlara açıktır.</strong></p>
<p style="text-align:left;">Klasik ontolojide bir nesnenin somut, maddi olarak var olmasının zorunlu koşulu o nesnenin uzayda ve zamanda yer kaplamasıdır. Bu, mantıksal ya da deneysel bir prensip değil, kavramın kendisiyle alakalıdır. Yani somut ve maddi nesnelerin temel niteliği deneylerle araştırılmaz, sadece neye somut, maddi ya da fiziksel nesne dediğimizi belirtiriz veya kavramsal olarak analiz ederiz. Bu bağlamda maddi-fiziksel bir nesne için en temel koşul onun uzayda ve zamanda yer alması olacaktır. Uzayda ve zamanda yer kaplamak iki özellik gerektirir. Uzayda ve zamanda yer almak, ve o yeri kaplamak. Sadece birinci nitelik baz alınacak olursa ideal geometri nesnelerinin de fiziksel sayılması sorunu ortaya çıkar. Boş uzayda yer alan bir silindir düşünebiliriz, ama onu fiziksel kılan yardımcı özellik, yani “kaplama” niteliğinden mahrum olduğu için fiziksel sayılamaz. Kaplamak kavramı tarih içinde girilmezlik anlamında da kullanılmış, ama girilmezlik kavramının ziyadesiyle deneye ait olduğu, farklı niteliklerin birleşimi olduğu görülünce temel bir özellik sayılamayacağı yönünden başta D. Hume olmak üzere çeşitli itirazlara sebep olmuştur. A. Denkel, girilmezliği deneysel anlamından soyutlayarak, karşıt niteliklerin aynı anda aynı yerde bulunmaması şeklinde yorumlamıştır*. Biz burada yer kaplamayı belirli bir uzayzaman bölgesinde(konumda) belirli nitelikler barındırma şeklinde yumuşatmak istiyoruz. Zira tartışmamızı daha önemli ve son yüzyılda daha problemli olan konum, yani uzayzamanda yer kaplama niteliği üzerinde yoğunlaştırmak istiyoruz.</p>
<div>
<p>Dikkat edilirse yazıda fiziksel ve maddi sözcükleri eş anlamda kullanıldı. Bunun en temel sebebi Newton Mekaniği, Maxwell Elektrodinamiği ve Einstein’ın Görelilik Teorilerini kapsayan klasik fiziğin, felsefî ontolojiyle tam bir uyum içinde olmasıyla alakalıdır. Birbirlerini öncelemelerine ve doğaya farklı açılardan bakmalarına rağmen, ontolojilerinde fiziksel varlığın temel niteliği olan mekansallığı korurlar.</p>
</div>
<p style="text-align:left;">Fiziksel nesne ile fiziksel varlık arasında kavramsal olarak belli bazı farklar bulunsa da, temel nitelik olan mekansallığa ikisi de sahiptirler. Daha doğrusu fiziksel nesne, fiziksel varlığın içindedir. Sadece nesneler(atom, misketler vs.), daha belirgin konuma sahipken nesne dışı fiziksel varlıklar(enerji alanları vs.) daha belirsiz ve yaygın bir mekansallığa sahiptirler. Temel tözün alanlar mı yoksa nesneler mi olduğu, ya da birbirlerine indirgenip indergenemeyecekleri sorunu da şimdilik ilgimiz dışında.</p>
<p style="text-align:left;"><strong>Klasik ontolojinin imtihanı</strong></p>
<p style="text-align:left;">Bu mutlu evlilik geçtiğimiz yüzyılda ciddi problemler yaşadı ve hala yaşamakta. Çünkü 1900’lü yılların başında yapılan deneyler Klasik fizik ontolojisini pek çok açıdan zaafa uğratmış gözükmekteydi. Çelişen nitelikler aynı nesnede gözlemlenebiliyor, nedensellik sorgulanıyor ve nihayetinde mekansallık niteliğinin de somut bir nesne için zorunlu olmaktan çıkarılması yönünde yeni bilimsel teoriler oluşturuluyordu. 1930’lara gelindiğinde formalizmi tamamlanmış olan yeni bir fizik, “Kuantum Mekaniği”, klasik fiziği varlık bakımından önceleyen bir noktaya gelmişti. Günümüzde teistlerin ve gizemcilerin bir numaralı referans kaynağı olan kuantum fiziği tam bir pazar oluşturmuş durumda. Üzerine sayısız kitaplar yazılsa da maalesef çoğu, fiziğin bu yeni açılımını anlamak ve anlatmaktan ziyade kuramın sunduğu bilinemezlik, soyutluk, tuhaflık, a-acayiplik durumlarını kendi inançlarına malzeme etmek amacını güdüyor. Hatta kuantum kuramının adı kullanılarak fizik bilgisi sınırlı olan ortalama bir aydının kolayca şâkülünü kaydırabilecek filmler bile çekiliyor, örtülü din propagandası adına.</p>
<p style="text-align:left;">Yine bir sınırlamaya gitmek durumundayım. Kuantum Kuramının vazettiği absürdlüklerden sadece temel nitelikleri arasında mekansallığın olmadığı nesnelerden, kuantum nesnelerinden bahsetmek istiyorum.</p>
<p style="text-align:left;">Kuantum kuramının sağduyu ile bağdaşmıyor gibi gözüken prensipleri, ün peşindeki fizikçilerin ve felsefecilerin yenilik arayışından değil(ki aslında bu da cari bir tezdir) belli bazı deneylerin sonuçlarından türetilmiştir. Bizi tamamını anlatma zahmetinden kurtaran ve bilim tarihinde tüm zamanların en güzel deneyi ünvanına layık görülen oldukça veciz bir deney vardır ki ondan biraz bahsetmek gerekecek.</p>
<p style="text-align:left;">RESİM - 1</p>
<p><img style="display:block;cursor:hand;text-align:center;margin:0 auto 10px;" src="http://bp2.blogger.com/_VDcZ3WP7IWI/SAsdJQsQnNI/AAAAAAAAANg/QGRo7-yxzcU/s320/KUANTUM+MEKANIGI.doc.jpg" border="0" alt="" /><br />
Çift yarık deneyi denen bu deney düzeneği şaşılacak kadar basit, ama sınırsız gizem barındırıyor içerisinde. Resim -1’de görüldüğü gibi bir fırlatma kaynağı, biraz ilerisinde çift yarıklı bir duvar ve en sağda da algılayıcı bir duvarımız var. Kaynaktan mermiler sıkıldığı zaman her bir mermi ya delik a’dan ya da b’den geçerek karşı duvara çarpıyor. Beklendiği gibi yoğunluklu olarak deliklerin karşısında mermi izleri oluşuyor, iki şerit halinde. Resim - 2’de aynı deneyi su dalgaları ile yapıyoruz. Suya atılan bir taşın oluşturduğu dalgalar birbirine paralel şekilde yarıklara doğru ilerliyor ve her bir dalga iki deliğe de ulaştığından ve geçtiğinden iki yeni dalga oluşuyor ve bu dalgalar birbirlerinin içinden geçiyorlar. Bu olaya fizikte “girişim” deniyor. Dalgaların tepe noktaları buluştuğunda dalganın boyu yükseliyor, eğer bir tepe ve bir çukur kesişirse de birbirlerini yok ediyorlar ve bu “çorba” duvara çarptığında şekildeki farklı yoğunluklarda çok şeritli bir desen oluşturuyor, ki buna da girişim deseni deniyor. Görüldüğü gibi mermi gibi parçacık yapısına sahip nesneler ile dalgalar birbirinden apayrı iki davranış sergiliyorlar.</p>
<p>Aynı deney elektronlarla yapıldığında bilim adamlarının beklediği şey, akıllı uslu katı parçacıklar olarak mermilerinkine benzer bir sonuç görmek. Ama Resim – 3’te de görüldüğü üzere duvarda dalgalardan beklenebilecek girişim deseni oluşuyor. Ne var bunda, demek ki elektronlar aslında dalgaymış denebilir. Ama o kadar da kolay kurtulamıyoruz. Zira elektronlar duvara parçacık olarak çarpıyorlar. Her bir elektronun boyutu kadar ışıltılar oluşuyor duvarda. Şimdi, çeşitli senaryolar oluşturulabilir; Belki de elektronlar birbirlerini etkiliyor ve özel alanları sayesinde yarıklardan geçtikten sonra birbirlerini itip-çekerek dalgalarınkine benzer bu girişim desenini oluşturuyorlar denebilir. Bunu anlamanın en iyi yolu tek bir elektronun nasıl davrandığını görmek, yani her seferinde tek bir elektron göndererek sonucu izlemek. Elektronları tek tek yollamaya başlıyoruz, her fırlatışta bir tane foto-çoğaltıcı led yanıyor duvarda. Yani elektron, çarpıyor. Böyle binlerce atış yapıyoruz. Sonuç yine aynı, ortaya girişim deseni çıkıyor. Artık her bir elektronun dalga gibi davranan bir parçacık olduğu anlaşılıyor.</p>
<p> </p>
<div>RESİM - 2</div>
<p><img style="display:block;cursor:hand;text-align:center;margin:0 auto 10px;" src="http://bp0.blogger.com/_VDcZ3WP7IWI/SAsdTwsQnOI/AAAAAAAAANo/mB7XLva0l6s/s320/KUANTUM+MEKANIGI2.doc.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p>Peki Elektron hangi yarıktan geçti, a mı yoksa b mi? Bunun için yarıklara bir tespit cihazı koyabiliriz. Bu sefer durum iyice garipleşir. Elektronun hangi yarıktan geçtiği bulunur ama bu sefer girişim deseni kaybolmuştur. Mermi izi gibi çift şeritli bir desen(Resim - 1) çıkar ortaya. En makul açıklama elektronun bir dalga gibi davranan bir parçacık olduğudur. Hangi yarıktan geçtiğini görmek için koyduğumuz tespit cihazı ölçüm ile sistemin dalga niteliğini rahatsız etmiş ve elektronu parçacığa göçertmiş, parçacık olmasını sağlamıştır. Yani müdahale olmadığı zaman elektron dalga gibi davrandığı için her iki delikten de aynı anda geçip kendisiyle girişim yaparak girişim deseni oluşturmakta, müdahale(gözlem) elektronu parçacık gibi davranmaya zorlamakta ve bir parçacıktan beklendiği gibi çift şeritli bir görüntü oluşturmaktadır. Bunun bir yan etkisi de elektronun bu dalga davranışının kendisini değil sadece sonucunu gördüğümüzdür(girişim deseni). Aslında neler olduğunu her gözlemlemeye kalktığımızda gözlem yüzünden sonucu da değiştirdiğimiz için sadece müdahalemiz sonucu neler olduğunu görüyoruz. “Gerçekte” neler olduğunu değil.</p>
<p>Dalga gibi davranan bir parçacık fikri, tahayyülü zor bir şeydir. Buna dalga-parçacık ikiliği denir ve kuantum kuramının temel postülalarından biridir.</p>
<p>RESİM – 3</p>
<p><img style="display:block;cursor:hand;text-align:center;margin:0 auto 10px;" src="http://bp2.blogger.com/_VDcZ3WP7IWI/SAsdjQsQnPI/AAAAAAAAANw/EpnXzebufR4/s320/KUANTUM+MEKANIGI3.doc.jpg" border="0" alt="" /></p>
<p><strong>Formalizm ve yorum</strong></p>
<p>Resim henüz net değil. Gerçek, biz ona bakmazdan evvel nasıldır? Duvara çarpmadan önce parçacık nasıl bir yol izler? İki delikten aynı anda nasıl geçebilir? Yoksa sadece bir delikten mi geçiyor aslında? Belirtildiği gibi, ilke gereği hiçbir zaman elektronun bu dalga hareketini göremiyoruz. Elimizde sadece duvara çarpan elektronların istatistiksel dağılımı var.</p>
<p>Kuantum Kuramı iki parçadır. Formalizm ve yorum. Formalizm kısmı, fırlatılan her elektronun duvarda hangi noktada tespit edileceğinin olasılık olarak hesaplanmasını içerir. Bu kadar. Ne eksik, ne de fazla. Kuantum Kuramının “Mekaniği” bir matematik işidir. Ama daha fazla şeyler de bilmek istersek, gözlemin biraz ötesine geçip kuramsal nesneler inşa etmeye başlamalıyız. İşte bu nokta Kuantum Mekaniğinin felsefeyle harmanlanmak zorunda olduğu “yorum” kısmıdır. Yorum derken, fizikçilerin anlayışlarını kastediyoruz.</p>
<p>Veciz bir şekilde ifade etmek gerekirse, formalizm, kuantum olaylarının nasıl ölçüleceğini, yorum ise neyin ölçüldüğünü, yani kuantum olaylarının neler olduğunu anlatır. Formalizm bir şeyi anlatırken, yorum, onu açıklama cihetidir.</p>
<p>Örneğin bir elektronun fırlatıcıdan duvara kadar olan seyrinde neler olduğunu tasvir etmeye çalışalım.</p>
<p><strong>1.</strong> Elektron bir çeşit fiziksel, gerçek dalga ya da dalgalardan oluşmuş pakettir. Parçacık diye bir şey yoktur. İleri derecede lokalize olmuş dalga paketleri vardır. Bu dalga paketi, yarıklardan geçer ve ve kendisiyle girişim yaparak girişim deseninin oluşacağı her hangi bir noktaya çarpar. Farklı noktalara çapması bir takım henüz bilmediğimiz gizli değişkenlerden kaynaklanmaktadır.<br />
<strong>2.</strong> Elektronun sadece dalga olması çelişiktir. Bir çok sebepten dolayı(örn., dalga pakedi zaman içinde dağılma gösterir, oysa parçacık istikrarlı bir biçimi korur) elektron onu ölçmediğimiz zaman sadece dalga olamaz. Bu anlamda ölçümden evvelki elektronu fiziksel bir gerçekliği olmayan bir olasılık dalgası şeklinde düşünmeliyiz.<br />
<strong>3.</strong> Elektronun çarpana kadar ne olduğu ya da nasıl davrandığı hakkında fiziksel bir resim çizmeye çalışmak anlamsızdır. Zira bu nokta ilkece deney dışıdır. Tek anlamlı şey, sonuçların(ekrana çarpan elektronların olasılık dağılımın) hesaplanmasıdır.<br />
<strong>4.</strong> Elektron bir parçacık ve ona eşlik eden dalgadan oluşur. Parçacık bir yarıktan dalga her iki yarıktan geçer. Parçacık dalganın hareketine tabi olduğundan dalganın kendisiyle girişiminin izin verdiği herhangi bir noktaya çarpar. Farklı noktalara çapması bir takım henüz bilmediğimiz gizli değişkenlerden kaynaklanmaktadır.</p>
<p><strong>Saf Dalga Yorumu</strong></p>
<p>1926 yılında Kopenhag’da toplanan fizikçiler Kuantum formalizminin oluşmasına temel sağlayacak bir denklem geliştirmeye çalıştılar. Schroedinger’in sunduğu dalga fonksiyonu, elektronların zaman içinde evrimini gösteren bir formül ortaya attı. Schroedinger’in kendisi 2 numaralı görüşün savunucusuydu. Evet, Kuantum mekaniği olasılıkçıydı fakat bu olasılığın kaynağı fiziksel dalgalar olmalıydı diye düşünen Schroedinger bir dalga ontolojisini de beraber sundu. Buna göre elektronlar(ve dahi tüm nesneler) üç boyutlu birer fiziksel-gerçek dalga ya da dalga paketiydiler. Ve Kendisinin öngördüğü denklem gereği hareket ediyorlardı. Kopenhag ekolünün diğer üyeleri bu görüşe pek çok yönden itiraz ettiler. Başlıca itirazları şu şekilde açıklanabilir;</p>
<p><strong>i.</strong> Dalga fonksiyonu irreel sayılar içerdiğinde, fonksiyon gerçek bir şeyi tarifliyor olamaz.<br />
<strong>ii.</strong> Her parçacık kendi üç boyutuna ihtiyaç duyacağı için N parçacık sayısı olmak üzere fonksiyon 3N’li bir uzayda(şekillenim uzayı – configuration space) yer alması gerekir.<br />
<strong>iii.</strong> Cihazlar her seferinde parçacık niteliklerinin göstergesi sayılan aktiviteleri kaydetmişlerdir. Misal, algılayıcı ekran kesikli tıkırtılar kaydetmektedir ki, bu da ekrana dalga değil, parçacığın çarptığını gösterir.<br />
<strong>iv.</strong> Fonksiyonun kendisi, bu dalga paketlerinin geçen zamanla beraber tüm uzaya dağılacağını göstermektedir. Zaten dalga olmak böyle bir şeydir. Oysa parçacık istikrarlıdır.<br />
<strong>v.</strong> Yarıklardan geçen dalganın ekrana ulaşınca birden çöküp parçacık gibi lokalize olması gerekmektedir. Bu da ışıktan hızlı bir çöküş olmalıdır ki fiziksel gerçekliği kurtarmak isterken görelilik ilkesine ters düşer.<br />
<strong>vi.</strong> Her şeyin ötesinde temelde özdeş olan dalgaların neden ekranda farklı noktalara lokalize olduğu konusu açıktır.</p>
<p>Tüm bu itirazları karşılayamayan Schroedinger’in ontolojisi yerine, Born’un yorumu kabul edilmiştir ki, şu günlerde bile Kuantum formalizminin hala en temel ilkesi ve KY savunucularının postülasıdır. Born’un yorumuna göre dalga fonksiyonu tek başına fiziksel bir gerçekliğe delalet edemez(yukarıda sayılan sebeplerden ötürü bu imkansız olarak gözükür), ama bu fonksiyonun mutlak değerinin karesi bize parçacığı ekranın hangi noktalarında yüzde kaç olasılıkla bulabileceğimizi söyler(Dalgafonksiyonunun mutlak değerinin karesinin alınması fikri dalganın kendisiyle girişim yapmasının bir sonucudur).</p>
<p><strong>Kopenhag Yorumu</strong></p>
<p>KY’nin farklı savunucularının farklı tavırları olmuştur. Bazıları deney ötesi varlıkbilimsel alana girmek konusunda yukarıda belirtildiği gibi çekimser kalırken, bazıları da kendi ontolojilerini geliştirmiş, ve bugünün başat kavrayışı haline getirmeyi başarmış ve 2. seçeneği hakim kılmıştır.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz nokta hem kuantum formalizminin hem de KY yorumunun ontolojisinin ilk ilkesidir. KY savunucuları Kopenhag’daki toplantılar sonucu dalga davranışının yönletim yaptığı şeyin fiziksel, 3 boyutlu gerçek bir dalga(elektromanyetik, radyo, deniz dalgaları vs. ) olamayacağını, söz konusu dalgaların olasılık dalgaları olarak düşünülmesi gerektiği konusunda karara vardılar. Bu fraksiyona göre doğadaki nesneler aslında fiziksel özellikleri olmayan soyut bir olasılıklar bütünüdür. Örneğin fırlatılan elektron bir olasılıklar kümesi olarak yarıklardan geçer. Birbiriyle girişim yapan şeyler yarıklardan geçen olasılık dalgalarıdır. Bu durumda ne nesne vardır, ne de konum. Bildik anlamda Uzayda ve zamanda yer alan hiçbir şey yoktur. Bir anlamda doğanın kendisi de hangi noktada mekan kazanacağını, lokalize olacağını ve ekranda nereye çarpacağını bilmemektedir. Böyle bir belirlenmişlik yoktur. Doğa, aslen belirsizlik içerir. Elimizde olan, sadece doğanın belirli bir olasılıkla gösterdiği davranışlardır. Belirlilik yittiği için nedensellik de yiter. Zira bahsedildiği gibi bu belirsizlik bilgiye değil, varlığın kendisine aittir. Eğer bir ölçüm, yani müdahale varsa o zaman doğa potansiyelden(bil-kuvve) aktüele(bil-fiil) geçer.</p>
<p>3. seçeneğin sahipleri aslında KY savunucuları içinden çıkmış aşırı uçtaki pozitivistlerdi diyebiliriz. Ölçülemeyenin üzerinde en ufak bir argümanın anlamsız olduğu fikrini savunan Dirac gibi ünlü fizikçilerin yer aldığı bu yoruma göre elektron algılayıcıya çarpmadan evvel neydi ve nasıl davrandı gibisinden sorular anlamsızdır, zira deney dışıdır. Kuantum mekaniği bir hesap aracıdır ve fırlatılan her elektronun yüzde kaç ihtimal ile nereye çarpacağını söyler. Aslolan budur ve bunun altında bu istatistiğe sebebiyet veren mekanizmalar aramak beyhudedir. Zira anlamsızdır. Anlamsızlık, bu mekanizmanın hiçbir zaman ilkece çözülemeyecek olmasından kaynaklanır. Zira her ölçüm bir bozum olacaktır.</p>
<p><strong>de Broglie – Bohm Yorumu</strong></p>
<p>de Broglie, ilk kez madde dalgaları fikrini ortaya atan kişi. Her parçacığa bir pilot dalganın eşlik ettiği yönünde bir tezi var. David Bohm, bunu geliştiriyor ve KY’nun aksine, gerçekçi ve somut bir ontoloji çiziyor. Kuantum kuramının vazettiği gariplerden kurtulup, ontolojiyi biraz daha sağduyuya yöneltmek, yani klasikleştirmek peşinde. Bunu yaparken KY gibi tamamen aynı formalizmi kullanıyor. Sadece olayın gözlemlenemeyen kısmının gerçekçi bir betimlemesini çiziyor. Yukarıda 1. görüş diye adlandırdığımız bu yorumu Bohm Yorumu(BY) olarak adlandırıyoruz. Özetle bu yoruma göre parçacık, klasik fizikteki gibi bir parçacıktır ve uzayzamanda süreklilik arzeder. Fakat onun ekrandaki girişim deseninin oluşmasına sebep olan şey, kendisine eşlik eden bir pilot dalga. Parçacık ve dalga, KY’ndaki gibi soyut ve potansiyel haldeki olasılık dalgaları değil, fiziksel, reel 3 boyutlu varlıklar olarak tanımlanıyor. BY, en az KY kadar tutarlı sonuçlar gösterse de, görülmeyen alana fiziksel bir varlık(gerçek parçacık ve gerçek dalga) atadığı için belirli bir bedel ödemek durumunda. Şöyle ki, parçacıkların ekranın farklı yerlerine olasılıklı bir biçimde çarpmalarının sebebi olarak fiziksel bir değişken göstermek durumunda. Oysa ölçümlenebilen böyle bir değişken yok. Bu durumda bu değişkenler “gizli olmak durumunda.</p>
<p>Einstein da, Schroedinger ve Bohm gibi, hiçbir zaman Kuantum mekaniğinin KY’ndan hazzetmedi. Doğanın belirsiz, soyut ve olasılıklı yapıda olmasının sağduyuya aykırı düşeceği inancını taşıdığı için, kuantum mekaniğinin tamamlanmış olmadığına yönelik Podolsky ve Rosen ile ünlü EPR makalesini yazdı. Onun için kuantum kuramı başarılı tahminler yapan faydalı bir araçtan başka bir şey değildi, ki bugün de pozitivist olsun, realist olsun, ontolojiden konuşmayı sevmeyen fizikçi ve felsefeciler Einstein’ın takındığı aynı araçsalcı(instrumentalist) tavrı takınırlar.</p>
<p>EPR makalesinde sonra John Bell Gizli değişkenlerin imkanını sorgulayan bir makale yayımladı. Bell eşitsizliğine göre hiçbir gizli değişkenler varsayan hiçbir yerel(uzaktan etkiyi dışlayan, klasik fiziksel) gerçekçi teori oluşturulamazdı. Kısacası Bell, bir anlamda Bohm ve diğerlerinin öngördüğü gizli değişkenlerin imkansızlığını gösterdi. Makalenin vazettikleri, daha sonra bir çok deneyle de kanıtlanmıştır. Yani BY, gizli değişkenleri varsayacaksa(ki saymak zorunda) yerellikten vazgeçmek durumundadır. Yerelliğin ne olduğu şu örnekle anlatılabilir; aynı kaynaktan aksi yönlere doğru fırlatılan iki elektron, uzaklıktan bağımsız olarak birbirlerini ışık hızından hızlı bir biçimde, hatta aynı anda etkilemektedirler. Buna kısaca “Kuantum Haberleşme” de deniyor. Oysa klasik fizikte nesneler birbirlerine değerek, ya da güç alanları vasıtasıyla birbirlerini etkilerler ve bu etkileme, klasik fiziğin öngördüğü bir zaman ve hızda gerçekleşir. Kuantum haberleşme, birbirinden sonsuz uzaklıktaki iki maddenin anında, yani eşzamanlı olarak etkilemelerini anlatır. Bu anlamda kuantum kuramı yerel değil iken, klasik fizik yerellik içerir. Eğer Kuantum fiziğini varlıksal olarak klasik fiziğe yaklaştırmak istersek gizli değişkenler varsaymak zorundayız. Eğer gizli değişkenler varsayacaksak, o zaman klasik fiziğe aykırı bir kaideyi benimsemek zorundayız. BY’nun gerçekçilik için maliyeti, yerelsizliği, yani nedensellik ilkesindeki uzaysal bitişikliği(juxtaposition) feda etmek oluyor. Eğer bu feda edilmezse, ortaya ışıktan hızlı bir haberleşme biçimi çıkıyor ki, klasik fiziği kurtarmaya çalışırken bu yol bizi klasik fiziğin en önemli ayaklarından görelilik kuramıyla çatışmaya götürüyor.</p>
<p><strong>Kopenhag Yorumu ve Kavramsal güçlükler</strong></p>
<p>Eğer bir ontoloji kurmak istiyorsanız, deney verileri elbette önemlidir. Ama deney verileri kadar önemli olan başka bir şey daha var ki o da kavramsal tutarlılıktır. İçinde yaşadığımız dünyayı kavrayışımızın bize sunduğu klasik ontoloji gereği, fiziksel varlıklar uzayda ve zamanda yer kaplarlar. Bu, biz onlara baksak da bakmasak da, ölçsek de ölçmesek de gerçekçilik açısından böyle olmak durumundadır. Peki bu temel nitelik söz konusu yeni fizik tarafından zorunlu olmaktan çıkarılıyor mu? Hayatımızdaki orta boy nesneler, muhakkak ki daha küçük yapıtaşlarından oluşmuşlardır. Dolayısıyla, bu yapıtaşlarının temel niteliklerinin oluşturdukları nesnelerde de bulunması gereği mantıksal bir zorunluluktur. Bunun böyle olduğunu düşünürsek, o zaman çevremizdeki varlıkların algılanmadan varolacağını kabul etmiş oluyoruz. Çünkü ölçüm yapılmadığı, yani nesnelere müdahale edilmediği zaman, atomaltı nesneler aktüel değil, potansiyel konumda(olasılık dalgaları) olacaklarıdır. Potansiyel olma, aktüel olarak varolmamayı gerektirdiğinden örneğin bir kalem, tutulmadığı ve görülmediği zaman bildik anlamda varolmamış olacaktır. En temel gerçeklik, küçükler fiziği olduğu için, uzay-zamanda yer alma niteliği hakikat değil, sadece bir görünüş, yani fenomen olacaktır. Sayısız potansiyel bir araya geldiğinde birbirlerini aktüel durumda tutacaklardır. Bu yönüyle fiziksel anlamda varolma, potansiyel varlık taşıyan elektronlar sisteminin ontolojik olarak kestirilemez(emergent) bir özelliği olacaktır. O halde kaç tane soyut, bir somut eder? Şüphesiz tuhaf bir durum.</p>
<p>Soyut ve potansiyel halde bulunan, ve temel gerçeklik olarak addedilen dalgafonksiyonu, bir olasılık dalgasıdır denmişti. Olasılık dalgalarını bildik fiziksel parçacıklara çeviren şey ise ölçüm sürecidir. Ölçümün değiştirdiği şey soyut olunca, soyutu somuta çeviren gizemli bir güç haline gelir ölçüm. Nedir burada bahsedilen ölçüm? Bir müdahale mi, öyleyse kimin ya da neyin müdahalesi? Yoksa ölçümden sadece insan zihninin algısı mı anlaşılıyor? Şaşırtıcı bir biçimde fizikte ölçümden anlaşılan tek şey insan gözlemidir. Eğer lişi bir sistemi gözlemliyorsa onu olası bir halden gerçek bir hale geçiri, yani gerçekliği “yaratır”. Tüm sistemi “var” tutabilmek için ise sistem dışı büyük bir gözlemciye ihtiyaç olacaktır. Acaba o da Tanrı mıdır dersiniz?</p>
<p>Wheeler ve birkaç fizikçinin böyle uç talepleri olsa da böyle bir teslimiyetçilik fiziğe yakışmıyor. Ayrıca birkaç bilim adamı elektrona bakıp Tanrı’yı gördü diye Tanrı da fiziksel olarak kanıtlanmış olmaz. Ölçüm problemindeki paradokslar, öncelikle sistem dışı Gödelci bir referans ihtiyacından ziyade, kuramdaki hataya işaret eder. Fiziksel varlığı insan algısına bağlı kılmak, sanıldığından çok daha eski bir felsefî hatanın halefi niteliğinde bir görüştür. Ölçümün fiziksel yorumu da çeşitli gariplikler içerir. Eğer fiziksel olarak bir kere varolmuş nesneler, sözde potansiyel durumdaki nesneleri var kılabiliyorlarsa bu, sanıldığının aksine olasılık dalgalarının da gayet fiziksel oldukları sonucunu içermez mi?</p>
<p>Elimizde son derece başarılı ve kimsenin itirazı olmayan bir formalizm var. Fakat bu formalizm sıkı bir belirlilikten ziyade olasılıkçı bir belirlilik arzediyor. Zaten kıyamet buran sonra kopuyor. Bu olasılıklı yapıya sebebiyet veren şey nedir diye sorduğumuzda mecburen elektronun fırlatıcı ile ekran arasında neler yaptığını ve nasıl yaptığını anlamak yüküyle baş başa geliyoruz. Bunun en iyi yolu gözlem. Ama bir sorun var, her gözlem deneyin yapısını bozuyor. Elektronun nerede olduğunu bulabiliyoruz(ya da belirli bir yerde olmaya zorluyoruz) ama diğer yandan da ekranda gördüğümüz girim desenini artık bulamıyoruz. Demek ki gözlemi kullanamıyoruz. O halde kuramsal olarak bakıyoruz. “Orada” neler olduğunun tutarlı resimlerini çizmek durumundayız. Gördüğümüz gibi, KY bu süreci potansiyel haldeki soyut olasılık dalgaları ile; BY, gerçek bir parçacığa eşlik eden gerçek bir pilot dalga ile, SDY ise saf dalgaların oluşturduğu dalga paketleri ile açıklamaya çalışıyor. Şimdi, deneysel öngörüsü tamamen eşit olduğu varsayılan üç tane ontoloji var, bunlardan ikisi klasik fiziğin görüşüne(yerelsizlik ilkesi hariç) çok yakın ama, gizli değişkenlere, yani fiziksel olarak henüz gözlemleyemediğimiz, ve belki de yapısı gereği gözlemleyemeyeceğimiz(örn. parçacığın eş zamanlı konum ve momentumu vs.) fiziksel değişkenler varsayıyorlar. KY ise bunların hiçbirine ihtiyaç duymuyor ama fiziksellik dışı yeni bir öge ekliyor; olasılık dalgaları.</p>
<p>Saydıklarımız fizikçiler tarafından biz bakmazken aslında neler olduğunun tahayyül edilebilir bir resmini verme çabalarından başlıcalarıdır. Ama Resmi görüşün KY olduğunu söyledik. Peki, KY savunucularına bu özgüveni, başka yorumlar üzerindeki tahakkümü ve “aslında” daha derin mekanizmaların varolmadığına olan inancı veren şey nedir? Nedir onu bu derece meşru kılan?</p>
<p>Öncelikle, tekrar belirtmekte fayda var, formalizm, yani kuantum mekaniğinin hesaplama gücü muazzam. Sayısız kere doğrulanmış ve tüm öngörüleri isabetli olmuştur. Tarihte hiçbir kuram bu kadar sınanmamış ve bu kadar hatasız çıkmamıştır. KY de, formalizme en az fizik-varlıksal sayıt yükleyen yorumdur. Daha doğrusu neredeyse hiçbir fizik-varlıksal sayıt yüklemez. Dolayısıyla, “gerçeğin en yakın mirasçısı” olarak kendini görür.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki her yorum aynı formalizmi kullanıyor. Dolayısıyla bu KY’nin kendine ait bir güç değil. O halde kendini neden formalizme en yakın yorum olarak görüyor, ona bakmak gerekir.</p>
<p>Öngörü anlamındaki muazzam başarılarına ve en dertsiz ontolojiyi içermesi anlamında bu özgüven gelişiyor dedik. En dertsiz ontoloji ne demek? Aksine KY’nin ontolojisi, soyut olasılık dalgalarını gayet de somut fiziksel yarıklardan geçirerek ontolojinin derdine dert katmıyor mu? Burada bahsedilen dert daha çok fiziksel. KY, deneyde görülen olaylara fiziksel etkisi olacak “görünmeyen-ölçülemeyen” yeni bir fiziksel olay eklemiyor. Sözgelimi, dalganın yarıklardan geçerken nasıl davrandığını ve nasıl parçacık haline geldiğini ilke gereği göremiyoruz. Sadece elektronu temsil ettiği düşünülen dalgafonksiyonun mutlak değer karesini aldığımızda bize parçacığı uzayda tespit edeceğimiz bölgelerin istatistiksel bir dağılımını veriyor. KY da burada göremediğimiz elektronun fiziksel tasvirleri uğraşmayıp(yani metafizik yapmayıp) bir “olasılıklar dalgası” olarak varsayıyor ve temiz bir şekilde kendini fiziksel açıklamadan soyutluyor. Artık tek yapması gereken şey, asıl önemli olanın bu soyut olasılık dalgasının karesini aldığımızda fiziksel bir takım sonuçlar içerdiğini duyurmak.</p>
<p>Ama KY’nun ortaya koyduğu soyut ontoloji artık gün geçtikçe daha fazla eleştiri toplamakta ve daha fazla açmaz ile karşılaşmaktadır. Postülalarının yavaş yavaş yıkılmaya başladığını çeşitli deneyler vasıtasıyla görüyoruz. Hala en yetkin kuram da olsa, ibre soyutluktan(KY) daha çok somutluğa(SDF, BY) dönüyor gibi. Kesin olan tek şey varsa o da Kuantum mekaniği denilince akla asla tek bir söylemin ve tek bir ontolojinin gelmediğidir.</p>
<p style="text-align:left;"> </p>
<p> </p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ALDATMAK VE ALDATILMAK (CHAT DÜNYASI)]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=422</link>
<pubDate>Sat, 19 Apr 2008 12:47:40 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=422</guid>
<description><![CDATA[ 
Oysa bilgisayar dünyasının, evrene açılan muazzam bir pencere olmak dışında, insanı zama]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p> </p>
<p>Oysa bilgisayar dünyasının, evrene açılan muazzam bir pencere olmak dışında, insanı zaman zaman huzursuz eden bir sanal dünya yaratması da söz konusu. İnternet, iki yanı keskin kılıç bir bakıma. Hem çok yararlı, hem de birçok olumsuz yönü var.</p>
<p>Her ne kadar zaman zaman mutlu yuvalar kurulmasına vesile de olsa, buna pek sık rastlanmıyor aslında. Her zaman söylediğim</p>
<p> </p>
<p>gibi, chat ortamı birçok yuvayı yıkabiliyor, pek çok kişiyi mutsuz edebiliyor. Sanal dünya, beklenmedik olaylarla, dürüst davranmayan insanlarla, kendilerini çok farklı tanıtan kişilerle karşılaşmanıza neden oluyor.</p>
<p>Ve ben de, tıpkı bu aşağıdaki öyküde başından geçen olumsuzlukları anlatan genç kadın gibi düşünüyorum. Sanal dünyaya dalıp gitmiş, bir tür bağımlılık kazanmış kişilerin, kendilerine güvensiz, içe dönük, dış dünyayla kolay iletişim kuramayan, yalnız ve sorunlu insanlar olduklarını tahmin edebiliyorum.Daldıkları sanal alemde, kendilerini hayallerinde yarattıkları kişi olarak tanıtmanın keyfini yaşıyor, bir süre için bile olsa kendilerini daha bir önemli hissedebiliyorlar. Gerçek hayatta arayıp bulamadıkları mutluluğu, bu hayal dünyasında bulmaya çalışıyorlar. Ama işte sıklıkla da burada gördüğünüz gibi, hayallerde yaşamak isterken, gerçek bir mutsuzluğun kucağınada düşebiliyorlar.</p>
<p><strong>Rumuz: Önce Huzur</p>
<p></strong></p>
<p>Bundan bir süre önce köşenizde yayınlanan, bir hanımın "Chat yapıp, bekárım diye yalan söylüyorlar" başlıklı yazısını, yaşadıklarımın üstünden dört sene geçmiş olmasına rağmen, yüreğim sızlayarak okudum.</p>
<p>Ben 39 yaşında, 19 yaşında oğlu olan ve Türkiye’nin sayılı şirketlerinden birinde yönetici asistanlığı yapan bir hanımım. Ben de bu hanım gibi, ilk olarak 1997 yılında eşimin internette chat yaptığını öğrendim. Çalışıyor ve sürekli bilgisayar kullanmama rağmen sanal sohbetine olduğunu ve benim evliliğimde nasıl bir tehlike oluşturacağını önceleri anlayamadım maalesef.</p>
<p>Tam dört yılım bu chat ve chat odalarındaki kadınlarla mücadele etmekle geçti. Her geçen gün eşim bu internet ortamına daha çok bağlanıyordu. İşyerinde işim var diyip, yalan söylüyor, gece yarılarına kadar chat yapıyordu. Ben kafamı yastığa koyduğum anda o bilgisayarın başına geçip sabahlara kadar birileriyle sohbete dalıyordu. Haliyle benim ruh sağlığım gittikçe bozulmaya başladı. Boşanmak istiyorum ama adım paranoyağa çıktı. Çünkü kimseye bu chat olayını anlatamıyordum; utandığımdan değil, anlamadıkları için. Artık çevremdekiler benim ruh hastası olduğuma iyiden iyiye inanmaya başlamışlardı.</p>
<p><strong>ZAMANLA ALENİLEŞTİ</p>
<p></strong></p>
<p>Eşim sürekli yalan söylüyordu: İş yemeğine gidiyorum diyor, chat toplantısına giriyordu. İş seyahati dediği yolculuklar ise sohbete katılan, diğer şehirlerdeki kadınları ziyaret için yapılıyordu. Ve tabi ki bu arada, kadın portföyü sürekli genişliyor, eşimin telefonunda ve mail kutusundaki isimler giderek çoğalıyordu. Bu kadınlar için, sizin o kişinin eşi olmanız hiç sorun değil. Hatta cep telefonunuza mesaj çekip, hafta sonunu sizin eşinizle nasıl geçirdiklerini bile rahatlıkla anlatabiliyorlar.</p>
<p>Artık ne evde, ne işte, ne de iç dünyamda huzur kalmamıştı; sürekli doktorlara gidip ilaçlarla kendimi uyuşturuyordum. Çünkü gece olup da o klavye sesi beynimde çınlamaya başladığı anda kendimi dipsiz bir kuyunun içine sürükleniyor ve de nefes alamıyor gibi hissediyordum.</p>
<p>Bundan sonra yapılacak tek bir şey vardı benim için; eşimin bu yaptıklarını kanıtlamak ve boşanmak. İşte insanı en çok yaralayan kısmı buydu; cebindeki mesajları kendi cebime aktarıyordum, mail adresindeki mesajları, o okuduktan sonra silmediyse kendi mail adresime yolluyordum. Hatta eşimin işyerindeki bir arkadaşının yardımıyla, gerçek iş yemekleri ile chat yemeklerini ayırt etmeye başladım.</p>
<p>Artık ne gece uyuyabiliyordum, ne de gündüz. İş hayatımda da sorunlar yaşamaya başlamıştım. Sürekli ağlıyordum ve oturduğum yerde bayılıp günün kalan kısmını revirde geçiriyordum.</p>
<p>Bu arada eşim artık yurt dışı seyahatlerine de bu kızlarla gitmeye başlamıştı. Seyahat dönüşü bavulunda bu kızlardan biriyle çekilmiş sarmaş dolaş halde çekilmiş resimler bulmaya başladım. Eşim artık bu işi bana karşı alenen yapıyordu ama herkese "Benim bir şey yaptığım yok, o paranoyak oldu" diyordu.</p>
<p>Böyle gecen dört senenin sonunda ilk önce çevremdeki insanları, yani ailemi, sonra da topladığım bilgilerle ve bir avukatın yardımıyla adli makamları ikna ederek tek celsede boşandım.</p>
<p>Anlatılacak o kadar çok şey var ki, sayfalar yetmez. Boşanalı dört sene oldu. Şimdi o kadar huzurlu ve o kadar mutlu bir yaşantım var ki, geriye dönüp baktığımda sadece 1997-2001 yılları arasını yaşadıklarımı çevreme kanıtlamak için uğraştığıma acıyorum.</p>
<p><strong>OĞLUM AYNI YOLDA</p>
<p></strong></p>
<p>Chat ile ilgili televizyon programları yapılmasını isteyen hanıma sesleniyorum; değil program yapmak, bu uğurda canlarından olan insanların varlığına rağmen bu işten vazgeçmiyorlar. Çünkü bu bir hastalık, psikolojik bir rahatsızlık; kesinlikle tedavi edilmesi lazım. Bir dönem araştırmıştım, Balıklı Rum Hastanesi’nde chat bağımlılığını tedavi merkezi kurulmuş diye duymuştum.</p>
<p>Bana göre, bu insanlar normal hayatta iletişim kurma problemi yaşayan kişiler. Klavyenin başına geçince, orada kontrol mekanizması olmadığı için kendilerini önemli hissediyorlar. Asla vazgeçmiyorlar.</p>
<p>Ve maalesef şimdi oğlum da bu yolda hızlı adımlarla ilerliyor. Onun için yapacak bir şey bulamıyorum. Eşinizi hayatınızdan atıyorsunuz ama oğlunuzu atamıyorsunuz. Eski eşim sonunda yine sanal alemde tanıştığı bir kadınla ikinci evliliğini yaptı. Dengi dengine bir evlilik olduğunu düşünüyorum. Onun hayatında değişen bir şey olmadı. Hálá gerçek dünyayla ilişkisi olmayan bir ortamda çevre kurmaya çalışıyorlar.</p>
<p>Herkese chat’siz bir dünyada, önce sağlıklı sonra da huzurlu günler dilerim...</p>
<p> </p>
<p>KAYNAK : GÜZİN ABLA</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ESMAUL HÜSNA (ALLAH'IN GÜZEL İSİMLERİ)]]></title>
<link>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=420</link>
<pubDate>Thu, 17 Apr 2008 05:38:05 +0000</pubDate>
<dc:creator>yüksel karakuş</dc:creator>
<guid>http://hakkaniyet.wordpress.com/?p=420</guid>
<description><![CDATA[Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: &#8220;En güzel isimler Allah&#8217;ındır. O halde O&#8217;n]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na o güzel isimlerle dua edin. Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır" (A'raf, 180). Ebu Hureyre (r.a)'nin rivayet ettiğine göre, Resulüllah (s.a.v) şöyle buyuruyor: Allah'ın doksan dokuz ismi vardır. Kim bunları ezberlerse Cennete girer. Allah (c.c) tektir ve teki sever. Esmau'l-Hüsna, en güzel isimler demek olup 99 tanedir ve Kur'an-ı Kerim'de bildirilmişlerdir.</p>
<div><strong>Allah (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Hakiki (gerçek) ve mutlak (kayıtsız, şartsız) olarak «VAR» ve «BİR» olan; eşi, benzeri ve ortağı asla bulunmayan Yüce Rabb'imizin has (özel) ve en büyük ismi şerifidir. «Allah» Lafzı Celali, diğer mübarek isimlerinin delalet ettiği bütün vasıfları, sıfatları ihtiva eder, ve «Vacibu'l-Vucud» olan Yüce Rabb'imizin İsm-i Azam'ı (en büyük adı) olduğu hususunda İslam bilginlerinin ittifakı vardır. «Allah» Lafzı Celali; Kur'an'ı Kerim'de, diğer mübarek isimlerinden çok olarak 2800 defa zikredilmiştir. Sonra 960 defa ile «Rab» İsm'i şerifi gelir. Bundan sonra, en çok zikredilenler sırasıyla «Rahman», «Rahim» ve «Mâlik» İsmi şerifleridir.</p>
<div><strong>er-Rahmân (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Dünyada; mümin ve kafir ayırt etmeksizin herkese merhamet eden, şefkat gösteren ve acıyan.</p>
<div><strong>er-Rahîm (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Merhametli, esirgeyen, koruyan, acıyan; Ahiret'de yalnız mümin kullarına keremiyle muamelede bulunan.</p>
<div><strong>el-Melîk (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Bütün kainatın mutlak ve hakiki sahibi, mutasarrufu. Bütün kainatın, Zâtı'nın dışındaki bütün varlıkların ezeli ve ebedi tek hükümdarı, ancak Allah Teala'dır. Kainatta, ancak O'nun iradesi, hüküm ve tasarrufu geçerlidir. O'nun mülkü yok olmaz.</p>
<div><strong>el-Kuddûs (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Azamet ve Celaline layık olmayan her türlü noksanlıktan pek uzak ve pek temiz.</p>
<div><strong>es-Selâm (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Her çeşit arıza ve hadiselerden salim kalan ve etkilenmeyen; kullarını her türlü tehlikelerden selamete çıkaran, bahtiyar kullarına «Selâm» etmek lütuf ve kereminde bulunan. Cenabı Hak (c.c)</p>
<p>, mevcut her çeşit selametin mutlak ve hakiki kaynağıdır.</p>
<div><strong>el-Mü'min (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Gönüllerinde iman ışığını uyandıran; Kendine sığınanlara emniyet, güvenlik, rahatlık, veren; müminleri azabından ve yaratıklarının hepsini zulümden emin kılan.</p>
<div><strong>el-Müheymin (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Saltanatı hakkında dilediği gibi tasarruf eden ve her şeyi gözetip koruyan.</p>
<div><strong>el-Azîz (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Hakiki ve mutlak surette kuvvet ve galebe sahibi, mağlup edilmesi asla mümkün olmayan Galip; hükümlerinde her zaman galip olan.</p>
<div><strong>el-Cebbâr (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Emir ve fermanına karşı konulamayan, kırılanları tamir eden, eksikleri tamamlayan, dilediğini zorla yaptırmaya muktedir olan, her şeyde hükmünü kayıtsız ve şartsız yürüten.</p>
<div><strong>el-Mütekebbir (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Büyüklükte eşi olmayan, her şeyde ve hadisede büyüklüğünü gösteren.</p>
<div><strong>el-Halîk (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Ceza vermekte acele etmeyen gerçek ve mutlak hilm sahibi; affı, bağışlaması, hilmi sınırsız. Allah Teala, emrine karşı gelindiğinde anında görür, bilir. Fakat gücü yettiği halde hemen cezalandırmaz, süre verir. Bu süre içinde pişman olup tövbe edenleri af ve mağfiret buyurur. Israr edenleri ise; dilerse af eder, dilerse cezalandırır.</p>
<div><strong>el-Bâri (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Her şeyi bir asıldan var eden; her şeyi muhtaç olduğu organ, tabiat ve surette en mükemmel ve uygun şekilde yaratan; yokluktan varlığa çıkaran, yarattıklarını birbirlerinden çeşitli şekillerde ayırt eden.</p>
<div><strong>el-Musavvir (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Varlıklara suret veren, tasvir eden; onları en güzel şekilde tertip edip, en güzel surette şekillendiren.</p>
<div><strong>el-Ğaffar (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Mağfireti (yarlığaması) pek çok ve kullarının ayıplarını örtücü; iyiyi, güzeli açığa çıkaran; kötüyü, çirkini örten. Günahları ne kadar çok olursa olsun, affedilmesini can-ı gönülden isteyen kulun günahlarını örten, açıklamayan, mağfiret eden.</p>
<div><strong>el-Kahhâr (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Her şeye, her isteğini yapacak surette gücü ve kudreti yeten; hükümlerinde mutlak ve hakiki Galip ve Hakim. Allah Teala, kuvvet ve kudretiyle her şeyi içinden ve dışından kuşatmıştır. Bundan kurtulmak mümkün değildir. Çünkü O, mutlak Kadir ve Galiptir. Küfür ve isyanla O'na karşı gelip de tövbe etmeyenleri öldürmek ve zelil etmek suretiyle kahredicidir.</p>
<div><strong>el-Vehhâb (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Sonsuz, çeşit çeşit nimetlerini daima karşılıksız olarak ihsan eden, bağışlayan. Allah Teala, fazlının tükenmez hazinelerinden rahmet ve nimet bağışlar. O, hakiki ve mutlak Cömerttir.</p>
<div><strong>er-Rezzak (c.c)</strong></div>
<p><strong> </p>
<p></strong></p>
<p>Rızıkları yaratan ve kullarına bahşeden; rızıkları ve rızıklandırdıkların