<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><!-- generator="wordpress.com" -->
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	>

<channel>
	<title>ekoloji &amp;laquo; WordPress.com Tag Feed</title>
	<link>http://wordpress.com/tag/ekoloji/</link>
	<description>Feed of posts on WordPress.com tagged "ekoloji"</description>
	<pubDate>Sun, 27 Jul 2008 08:42:18 +0000</pubDate>

	<generator>http://wordpress.com/tags/</generator>
	<language>en</language>

<item>
<title><![CDATA[Küreselleşme Ve Ekolojik Bunalım (2)]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/?p=519</link>
<pubDate>Wed, 23 Jul 2008 16:19:17 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/?p=519</guid>
<description><![CDATA[Bülent DURU
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi
Küresel sermaye birikimini hızlandırma sürecindek]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent DURU</strong><br />
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi</p>
<p>Küresel sermaye birikimini hızlandırma sürecindeki önemli aktörlerden olan uluslararası finans örgütlerinin, gelişmekte olan ülkelerde desteklediği enerji, altyapı ve tarım alanlarında yürütülen kalkınma projeleri bu bölümde anılması gereken bir diğer konuyu oluşturuyor. Örneğin, asıl işlevlerinden biri gelişmekte olan ülkelerdeki kalkınma çabalarını desteklemek olan Dünya Bankası, 1980'lerden önce desteklediği kalkınma projelerinin çevresel etkilerini hiçbir biçimde hesaba katmış değildir. Örgütün çevre birimini güçlendirmesi, çevre uzmanları çalıştırmaya başlaması da yine yakın dönemin bir gelişmesidir. Banka'nın tutumunda bugün de fazla bir değişikliğin olduğu söylenemez; bir anlamda çevre sorunları ekonomik kalkınmayı sağlama çabalarına bir engel oluşturduğu ölçüde ilgi alanı içinde görülmektedir. Doğal değerler üzerinde ağır baskı kuran büyük ölçekli kalkınma projelerine destek vererek binlerce kişinin zorunlu göçe tutulmasına neden olan Banka'nın kimi projelerine yerel halk ve çevreci örgütler tarafından büyük tepki gösterildiğini de eklemek gerekir. <!--more--></p>
<p>DÜNYANIN KÜÇÜLMESİ<br />
Teknolojide, iletişimde ve ulaştırmada yaşanan hızlı gelişmelerin, "dünyanın küçülmesi" gibi olumlu sayılabilecek sonuçlarının yanı sıra tam tersine ekolojik dengeyi bozacak olumsuz etkileri de bulunmaktadır. Bu açıdan, küresel kapitalizmin ekolojik bunalımdaki payının önemli bir bölümünün ulaştırma alanında gerçekleştiği söylenebilir. Ulusal ekonomilerin küresel ekonomiye bağımlı duruma gelmesi ve ihracat yönelimli gelişme modelinin almaşıksız tek kalkınma biçimi olarak kendini kabul ettirmesiyle, uluslararası alanda gerçekleşen mal ve insan devinimi çok büyük biçimde hızlanmıştır. Örneğin, 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra küresel ulaştırma etkinliklerinin 25 kat arttığı hesaplanmaktadır. Ulaştırmanın nicelik ve nitelik açısından dönüşüm geçirmesi, ekolojik denge üzerinde yalnızca hava, deniz ve kara taşıt araçlarının yarattığı kirlilikten kaynaklanan bir baskı yaratmakla kalmaz; bu etkinlikler, doğal çevre üzerinde çok güçlü ve kalıcı etkiler bırakacak havaalanları, limanlar, benzin istasyonları, boru hatları, demiryolları, bağlantı yolları, otoyollar gibi büyük bir altyapı gereksinimini de beraberinde getirir. Anılan yatırımların büyük bölümünün kıyı bölgelerinde, verimli tarım topraklarında ya da ormanlık alanlarda kurulması gerçeği de göz önünde bulundurulursa sektörün doğal denge üzerinde kurduğu baskı daha iyi anlaşılacaktır. Ulaştırma alanında yaşanan gelişmelerin olumsuz etkileri bunlarla da sınırlı değil. Küresel iklim değişikliğinin en büyük nedenlerinden birisinin ulaşım sektörünün aşırı büyümesi olduğu bilinmektedir. Türlü bulaşıcı hastalık virüslerinin, bakterilerin, sineklerin sınır tanımaksızın dünyanın dört bir köşesine yayılarak, bir yandan toplum sağlığını olumsuz etkilemesi, bir yandan da yerli canlı türlerini tehdit etmesinde de bu sektörün payı yadsınamaz. </p>
<p>SAVAŞLAR…<br />
Küresel kapitalizmin, sürekli birikimi sağlamak için OECD, Dünya Bankası, IMF, DTÖ gibi akçalı işlerle uğraşan uluslararası örgütleri; GATT, GATS gibi sermaye akışının kesintisiz işlemesini sağlamayı amaçlayan düzenekleri, "governance" gibi özel girişimleri ön plana çıkaran yönetim biçimlerinden yararlandığı bilinmektedir. Bunlar kadar iyi bilinen bir gerçek de, bütün bu araçlar yetersiz kaldığında kuvvet kullanımından da sermaye birikimini sağlayan bir araç olarak yararlanılması. ABD'nin Irak için başlattığı askeri müdahaleleri tek başına bu duruma örnek olarak vermek yeterli olacaktır. Her ne kadar kamuoyunda Ortadoğu'da demokrasi ve barışı sağlamak üzere kuvvet kullanıldığı inancı yerleştirilmek istense de, gerçek nedenin bölgedeki petrol rezervlerini denetim altında tutmak olduğu bilinmektedir. Doğal kaynakların tükenmesi ile doğrudan ilgili olan bu savaşlarla bozulan yalnızca ekolojik denge olmuyor, bütün coğrafyanın tarihi, kültürel ve toplumsal değerleri de yitirilmiş oluyor.<br />
ÇEVREYLE UYUMLU (!) MALLAR<br />
Çevre sorunlarını gidermek için alınan önlemler, bu uğurda gerçekleştirilen etkinlikler çoğunlukla küresel kapitalizm için insan hakları, sosyal yardım, sosyal güvenlik, yoksulluğu önleme çabalarında olduğu gibi sisteme bir yük olarak görülmektedir. Ancak küresel ekonomik sistemin varolan ekonomik bunalımdan bütünüyle habersiz olduğu ya da bilim dünyasının yaptığı uyarıları bütünüyle göz ardı ettiği de söylenemez. Modern küresel ekonominin çevresel kaygılardan yola çıkarak aldığı önlemler de yine sistem içinde geliştirilen çözüm politikalarının bir ürünüdür. Bu yolda, öncelikli olarak azgelişmiş dünyanın doğal kaynak ve hammadde birikiminden yararlanılması, atıkların azgelişmiş ülkelere taşınması ya da ağır sanayi yatırımlarının yine bu bölgelere kaydırılması gibi ekolojik bunalımın gelişmiş dünyayı etkilemesini engelleyen geçici çözüm yollarının yeğlendiği bilinmektedir. Bu yaklaşım, aslında çevresel maliyetlerin önemli bölümünü 3. Dünyanın sırtına yüklemek anlamına da gelmektedir. Küresel kapitalist sistemin bu uğurda kullandığı ikinci yol ise, çevresel kaygıları sistemin kendisini sürdürecek bir araç olarak görmektir. Yeni pazarlar, yeni sektörler yaratmak güdüsünün etkisiyle "ekolojik" etiketli pek çok ürün ya da hizmetin tüketim toplumunun hizmetine sunulması bu ikinci yolun en iyi bilinen örneğidir. Yoğun bir reklam, propaganda, eğitim ve yönlendirme bombardımanı altında yaşayan sıradan yurttaş için aslında yalnızca biraz daha "çevreye dost" öğeler taşıyan ürünü yeğlemenin dışında bir seçenek bırakılmış değildir. "Doğal", "ekolojik", "çevreyle uyumlu", "doğayla dost" gibi etiketler altında pazarlanan mal ve hizmetler bu durumun yalnızca bir yönünü oluşturmakta, diğer yanda ise küresel çaptaki çevre sorunlarını sermaye gelişimleri için fırsat olarak gören büyük küresel şirketler bulunmaktadır..<br />
Daha çok kâr elde etmeye, sermaye birikimini sürekli kılmaya ve sürekli yeni pazarlar yaratmaya dayanan bir sistem olarak küresel kapitalizmin ekolojik bunalımın sorumlularından biri olarak görülmesinin temel nedeni, mal ve hizmet üretiminin nasıl ve ne kadar yapılacağının toplumsal gereksinimler doğrultusunda değil kârlılık durumuna göre gerçekleştirilmesidir. Bir anlamda bu sistemde üretim ve dağıtım, gerçek toplumsal gereksinimler çerçevesinde değil, çok uluslu şirketlerin ve gelişmiş ülkelerin benimsediği politikalar gereğince belirlenmektedir. Bunun kaçınılmaz sonucu da, doğal değerler üzerinde ağır baskı kurulması, kaynakların sınırsızca kullanılması, toplumsal ve fiziksel bozulmanın daha önce görülmemiş düzeylere ulaşmasıdır.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Küreselleşme Ve Ekolojik Bunalım (1)]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/?p=516</link>
<pubDate>Wed, 23 Jul 2008 16:16:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/?p=516</guid>
<description><![CDATA[Bülent DURU
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi
Bu başlığını taşıyan bir yazının öncelikle ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bülent DURU</strong><br />
A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi</p>
<p>Bu başlığını taşıyan bir yazının öncelikle iklim değişikliği, ozon tabakasının incelmesi, biyolojik çeşitliliğin kaybı, ormansızlaşma gibi yine küresel nitelik taşıyan sorunları ele alması beklenirdi. Gerçekten de, bu tür sorunların daha da ağırlaşmasıyla kapitalizmin sınır tanımaksızın büyüme eğiliminde olması arasında doğrusal bir ilişki bulunmaktadır. Ancak, kamuoyunda ve akademik yazında ekolojik bunalımın küresel sermaye birikimi ile bağlantısı üzerinde yoğun biçimde durulduğundan burada farklı bir yol izlenerek küresel ekonominin üzerinde bugüne değin üzerinde fazla söz söylenmeyen, görece yeni kimi ekolojik ve toplumsal etkileri sergilenmeye çalışılacaktır. <!--more--></p>
<p>YATIRIM SERBESTLİĞİ<br />
20. yüzyılın sonlarına doğru olgunlaşmaya başlayan küresel gelişmelerin ekolojik bunalım üzerindeki etkilerini görebilmek için öncelikle Bretton Woods kuruluşları, özellikle de DTÖ öncülüğünde yaşama geçirilmeye çalışılan, mal ve hizmetlerin serbestçe dolaşımını amaçlayan GATT ve GATS gibi düzenekler üzerinde durmak gerekecektir. Bu düzenlemelerde çevresel güvenlik, çalışma koşulları, iş güvenliği, çocuk işçi çalıştırılması vb. toplumsal konulardan kaynaklanan herhangi bir denetim ya da sınırlama yatırımlar önünde bir engel olarak görülmekte ve bunlar "ticaret önündeki teknik engeller" olarak nitelenmektedir. Örneğin, çokuluslu bir şirket, yatırım yapacağı ülkede doğal, tarihi ve kültürel değerlerin korunması için getirilmiş yerel yasal düzenlemelerin, yatırımlarını olumsuz etkilediği savıyla kolayca kendi ülkesi aracılığıyla DTÖ'yü harekete geçirip önündeki engelleri aşabilecektir. Gelişmiş dünyanın, artık ağır sanayi yatırımlarını kendi topraklarında değil de bu tür kuralların görece hafif olduğu gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştirmeyi yeğlemesini de göz önünde bulundurunca bu yöndeki düzenlemelerin ekolojik denge üzerinde yaratacağı baskı daha iyi anlaşılabilecektir. </p>
<p>İHRACAT ODAKLI KALKINMA<br />
Küresel ekonominin biyolojik çeşitliliğe doğrudan doğruya zarar verdiğini söylemek ilk anda yadırgatıcı gelebilecektir. Ancak, gelişmekte olan dünyanın küresel pazara eklemlenmesini hızlandırmak, çokuluslu şirketlerin buralara girişini kolaylaştırmak ve büyük finans örgütlerine ödenecek borçların "sürdürülebilirliğini" sağlamak için yaygınlaştırılmak istenen ihracat odaklı kalkınma modelinin ekolojik sonuçları incelendiğinde durum kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Bu yaklaşıma göre, her bir ülke, "karşılaştırmalı üstünlükler teorisi" çerçevesinde kendi özel mallarını üretmede uzmanlaşmalıdır. Bu, kahve, şekerkamışı, orman ürünleri gibi geleneksel ürünler olduğu gibi, bilgisayar, elektronik eşya gibi yüksek teknoloji ürünleri de (işçilik maliyeti düşük olduğu için) olabilir. Amaç geleneksel, küçük ölçekli, çeşitlilik gösteren yerel ekonomileri küresel ekonominin, yalnızca belli tür malları sunabilen bir sacayağı haline getirmektir. Ülke ekonomisinin yalnızca birkaç üründe uzmanlaşmasının doğal sonucu kuşkusuz temel gereksinim maddelerinin sağlanmasında sıkıntı yaşanması ve ülkenin kendine yeterliliğinin sona ermesidir. Bu tür bir ekonomik yapının en büyük sakıncasının ulusal ekonominin tamamen dışarıda alınan siyasal kararlara bağlı duruma gelmesi, küresel çaptaki krizlere, dalgalanmalara karşı duyarlılığının artması olduğunu söylemeye gerek yok. Ülke ekonomisinin birkaç malın üretimi ve ihracına dayandırılmasının, bir başka biçimde söylemek gerekirse 'monokültür' üretim biçiminin egemen kılınmasının, ekolojik dengeye etkisi iki yönde gerçekleşmektedir. Bir yandan, üretimin tek bir ürüne indirilmesinden biyolojik çeşitlilik zarar görmekte, bir yandan da ağır kimyasal maddelerin kullanılmasıyla toprak içinde bulunan organizmaların yaşamı tehlikeye girmektedir.<br />
Tarım<br />
Tarımın, diğer sektörlerde olduğu gibi serbestleştirilerek küresel pazara açılmasının ekolojik dengede yaratacağı baskının çok büyük olacağını söylemek yanlış olmayacaktır. Küresel kapitalizmin tarım kesimi için önerdiği politikalar, tarım ürünleri ithalatının önündeki -gümrük gibi- ulusal engellerin yok edilmesi, bu kesimin yabancı yatırımcılara açılması, üreticiye devlet desteğinin kaldırılması ve üretim sürecinde yüksek teknolojinin kullanılmasından oluşmaktadır. İlk bakışta, verimi artıracağı, fiyatları düşüreceği, istihdam yaratacağı ve ulusal ekonomilerin dışa açılmasını sağlayacağı düşünülebilen bu politikaların, çoğunlukla verimi düşürdüğü, kırdan kente göçü artırdığı, topraksızlaşmaya yol açtığı, ülkelerin kendi kendilerine yeterliliklerini sona erdirdiği, işsizlik oranlarını yükselttiği ve dışarıya bağımlılığı artırdığı görülmektedir. Benzer bir sürecin Türkiye'de özellikle 1980'lerden beri yaşanmakta olduğu bilinmektedir. DTÖ, Dünya Bankası gibi örgütlerin önerileri doğrultusunda ulusal tarım sektörünün üstündeki korumacılığın kaldırılmasının ilk etkisi piyasanın ucuz ithal gıda ürünleri ile dolması olmaktadır. İlk anda olumlu olarak algılanabilen bu durum aslında önemli bir bunalımın işareti de sayılabilir. Tarım kesiminde fiyatların birdenbire düşmesi yerli üreticilerin ürününün elde kalmasına ya da kazancının çok azalmasına yol açmaktadır. Bunun orta vadedeki sonuçlarından biri üreticinin topraklarını terk etmesi olabilmektedir. Böylece geçim kaynağını kaybeden çiftçiler yarı ya da tam zamanlı tarım işçisi haline dönüşebilmekte, üstelik büyük tarım şirketlerinin niteliksiz işgücüne olan gereksinimi de azaldığı için yeni iş bulmak da giderek güçleşmektedir. Fiyatların düşmesinin bir başka olumsuz sonucu, geçimi sağlayabilecek toprak büyüklüğünün sürekli artması, bunun da toprakların büyük sermayenin eline geçmesini kolaylaştırmasıdır. Anılan iki gelişme aynı sonucu doğurmaktadır: Tarımın büyük sermayenin denetimine geçmesi.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yeşiller Partisi Kuruldu]]></title>
<link>http://birtakimolaylar.wordpress.com/?p=146</link>
<pubDate>Sun, 06 Jul 2008 10:58:18 +0000</pubDate>
<dc:creator>kemalmete</dc:creator>
<guid>http://birtakimolaylar.wordpress.com/?p=146</guid>
<description><![CDATA[Avrupa ve Amerika&#8217;da örneğini gördüğümüz, ekolojik bir yaşamın mümkün olduğunu sav]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img class="alignleft" src="http://www.yesiller.org/images/amblem_yesiller.jpg" alt="Yeşiller Partisi" width="153" height="181" />Avrupa ve Amerika'da örneğini gördüğümüz, ekolojik bir yaşamın mümkün olduğunu savunan, çevreci politikaları destekleyen Yeşiller (Greens) Partisi ülkemizde de kuruldu. 2002 yılında yayımladıkları manifesto şöyle başlıyor :</p>
<p>"<span style="font-weight:normal;"><em><span style="font-size:small;font-family:Trebuchet MS;">Bizler mevcut siyasal parti ve anlayışların insanlığa dayatmak istedikleri yanlış sistem ve politikaların alternatifiyiz. İnsanlığın bugüne dek ürettiği felsefelerin ve bu felsefelere bağlı politikaların dünyamızı yaşanılmaz hale getirmelerine tepki olarak doğan yeşil felsefenin savunucularıyız.</span></em><span style="font-size:x-small;font-family:Trebuchet MS;"><em></em></span></span></p>
<p><em>Kapitalizmin veya sosyalizmin sanayi anlayışının doğayı tüketmesine, yok etmesine ve çeşitli çevre sorunları yaratarak tüm insanlığı tehdit etmesine karşılık ekoloji biliminin, çevre koruma anlayışının ve çevre hukukunun siyaset sahnesinde yer alması gerektiğine inananlarız.</em></p>
<p><em>Yeşiller dışında kalan bütün siyasal yapılanmaların üretim anlayışları yüzünden, sınırlı imkanları olan dünyamız ekolojik bir bunalıma sürüklenmiş bulunmaktadır.</em></p>
<p><em>Yeşiller, üretimin ihtiras için değil ihtiyaç için olması gerektiğine inanmakta ve bunu ekonomik anlayışlarının temeli olarak kabul etmektedirler...</em>"<br />
Devamını okumak için : <a href="http://www.yesiller.org/V1/index.php?option=com_content&#38;task=view&#38;id=18&#38;Itemid=31">TIKLAYINIZ</a></p>
<p>Parlamenter sistemimize alternatif bir soluk getireceğini düşündüğüm ama bundan daha ötesini yapamayacağına inandığım Yeşiller Partisinin kuruluşu hayırlı uğurlu olsun</p>
<p>Yeşiller Partisi : <a href="http://www.yesiller.org">http://www.yesiller.org</a></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Dünya Nereye Gidiyor? ]]></title>
<link>http://acizane.wordpress.com/?p=3</link>
<pubDate>Mon, 09 Jun 2008 23:06:29 +0000</pubDate>
<dc:creator>begci</dc:creator>
<guid>http://acizane.wordpress.com/?p=3</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Dünya sistemleri analizi&#8221; anlayış ve çalışmalarının önde gelen isimlerinden bi]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Dünya sistemleri analizi" anlayış ve çalışmalarının önde gelen isimlerinden bir olan Amerikalı Immanuel Wallerstein "liberal kapitalizm" den ibaret olan yeni dünya düzeninde var olan eşitsizlik ve adaletsizliklerden söz ettikten sonra dünyanın nereye doğru gittiği konusunda dikkat çekici ve uyarcı şeyler söylüyor: "Liberalizm umut afyonunu sundu ve bu afyon bütün bütüne yutuldu. En başta da dünyanın, umut vaadiyle harekete geçen sistem karşıtı hareketlerinin liderleri tarafından yutuldu... İyi tanınan bir umut yolu gönül rahatlığıyla terk edilemez. Çünkü bütün bunlar, insanlığın yedide altısının ezilmiş ve kendilerini gerçekleştirememiş insanlar olarak kaderlerine sessizce razı oldukları anlamına gelmez...</p>
<p><!--more--></p>
<p>(Özet: Kısa vadede devletler güvenliği sağlamada önemli işlev yüklenmiş olabilirler, ama diğer beklentiler gerçekleşmez de devlet, halk nezdinde meşruiyetini kaybederse) bireyler ve şirketler kadim çözüme; yani kendi güvenliğini kendi başına sağlama çözümüne dönerler. Özel güvenlik bir kere daha bir toplumsal bileşen haline gelir gelmez, hem hukukun üstünlüğüne duyulan güven ve hem de dolayısıyla yurttaşlık bilinci çözülme eğilimine girer. Kapalı guruplar tek güvenli sığınak olarak ortaya çıkarlar ki bu guruplar hoşgörüsüz, şiddet yanlısı ve bölgelerini her türlü yabancıdan arıtmaya eğilimlidirler. Guruplararası şiddet tırmandıkça, lider kadroları gittikçe Mafyöz - gurup içinde kas kuvvetiyle sorgusuz sualsiz bir biçimde itaat edilmesini sağlamakla vurgunculuğu birleştirme anlamında Mafyöz- bir karaktere bürünürler. Etrafımızda bütün bunları görmektediyiz, ileriki yirmi otuz yılda daha fazlasını da göreceğiz...." (Bildiğimiz Dünya'nın Sonu, 83,84).<br />
Wallerstein kitabının başka yerlerinde bu tehlikeli gidişten geri dönmenin yolunu, dünyanın aklı başında insanlarının bir araya gelerek/gelmeyerek daha adil, daha insanca bir dünya düzeni oluşturmaları olarak göstermektedir.<br />
Bu sözlerin günümüzde önemli bir gerçekleşme örneğini 12 tarihli Zaman'da "Amerikan gençliği hızla yayılan çetelere üye oluyor" başlığı altında okuyoruz: "Adalet Bakanlığı'na bağlı Çocuk Hakkı ve Çocuğun Suç İşlemesini Önleme Ofisi tarafından düzenlenen ve hukukçular, araştırmacılar ile sosyal eylemcilerin katıldığı toplantıda ABD gençliğinin hızla çetelere üye olduğu vurgulandı. Kuzey Carolina'dan Ulusal Gençlik Çete Merkezi araştırmacılarından James Howell, nüfusu 100 binin üzerindeki kentlerin yüzde 93'ü veya daha fazlasında aktif şekilde çetelerin faaliyet gösterdiklerini söyledi. Howell, çetelerin nüfusları 50-100 bin arası kentlerin en az üçte ikisinde, 25-50 bin arası olan kentlerin de hemen hemen yarısında örgütlendiklerini, çete patlamasının ise 1990'lı yıllardan sonra olduğunun tespit edildiğini ifade etti. Toplantıya sunulan araştırma sonuçlarına göre çetelere çok genç yaşlardan itibaren üye olunuyor. Son dönemlerde çete üyesi kızların sayısında da hızla artış oluyor. Araştırmada ülke genelindeki 24.500 aktif çeteye 750 bin kişinin üye olduğu belirtiliyor. California'dan araştırmacı Al Valdez ise sadece bölgesi Orange'da Hispaniklerin (İspanyol asıllıların) kurduğu 18. Cadde çetesinin 50 bin üyesinin bulunduğunu, bu çetenin uluslararası bir boyut kazanarak, Meksika, Honduras, Kanada gibi ülkelerde de örgütlendiğini söyledi. Çetelerin başka ülkelerdeki üyelerini, ABD'den sınırdışı edilen kişiler vasıtasıyla sağladıkları belirtiliyor. Suç oranları yönünden ABD'nin en önde gelen şehirlerinden biri olan Chicago'dan emekli polis memuru John Guzman ise, geçen yıl gerçekleşen 666 adam öldürme olayının yüzde 25-30'unun bu çeteler tarafından gerçekleştirildiğini ifade etti. Guzman bu çetelerin uyuşturucu ve ecstasy hapları ticareti yaptıklarını, ayrıca sahte hüviyetler de düzenleyerek binlerce dolar para kazandıklarını söyledi. Guzman, çeteleşmenin ulusal bir salgın hastalık olduğunu da vurguladı. Bazı çetelerin artık ırk ve coğrafik sınırları aştığı; modern işletmeler şeklinde örgütlendikleri de belirtiliyor. Çetelerin adam toplamak için kullandıkları en önemli alan ise internet."<br />
Bu acı gerçekleri kaydettikten sonra meşhur hakim Bidbay'ın Kelile ve Dimne'de kaydettiği bir misali aktararak yazıyı noktalayalım: Bir kedi yolda bir törpü görür, kemik zannederek yalamaya başlar, yaladıkça dili kanar, kanı emdikçe -dilinin acısını ve giderek tükenmekte olduğunu farketmeyecek kadar büyük bir iştiha ve zevk aldığı için- yalamaya devam eder, sonunda bir de bakar ki dili bitmiş, dilsiz kalmış, çaresiz bir pişmanlık içinde bir kenara çekilip ölür.</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Başlarken]]></title>
<link>http://sdyeniyol.wordpress.com/2008/01/29/baslarken/</link>
<pubDate>Tue, 29 Jan 2008 19:27:27 +0000</pubDate>
<dc:creator>sdyeniyol</dc:creator>
<guid>http://sdyeniyol.wordpress.com/2008/01/29/baslarken/</guid>
<description><![CDATA[Siempre!
]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>Siempre!</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[SAVAŞIN EKOLOJİK İZLERİ -II]]></title>
<link>http://blackeyes.wordpress.com/2008/01/18/savasin-ekolojik-izleri-ii/</link>
<pubDate>Fri, 18 Jan 2008 14:00:01 +0000</pubDate>
<dc:creator>armutlu68</dc:creator>
<guid>http://blackeyes.wordpress.com/2008/01/18/savasin-ekolojik-izleri-ii/</guid>
<description><![CDATA[
Savaşın ekolojik izlerini izlemeye koyulduğumuz ilk yazımızda kavramlar , pozitif ölçütler ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><img src="http://blackeyes.wordpress.com/files/2008/01/1947266.jpg" alt="1947266.jpg" /><br />
Savaşın ekolojik izlerini izlemeye koyulduğumuz ilk yazımızda kavramlar , pozitif ölçütler ve rakamların diliyle ekolojik tahribatın boyutlarını ortaya koymaya çalışmıştık. Oysa gerçek , ekolojik tahribatın boyutlarının sınırsıza vurduğudur.Tahribat her türlü ölçeğin ve boyutun ötesindedir. Çünkü ekosistem sanıldığından çok daha fazla karmaşık ,dinamik bir sistemdir ve sık sık kaos aralığındaki salınımına kaptırır kendini. Örneğin doğada bir türün yok olması ciddi bir biçimde kendisi ile ilişkili diğer türleri de etkiler ve onları da yok oluşa sürükleyebilir.</p>
<p>Başka bir örnekleme ile orman yangının yangın bölgesindeki tüm flora ve faunaya olan etkileri kadar salınan karbondioksit gazının atmosferdeki etkileri yine toprağın erozyona karşı korunmasız kalması gibi sonsuzdur.</p>
<p>Geçen her gün dünyaya karşı yürüttüğümüz bir kıyımın orta yerinde bu yıkıcı etkinliğimizden bihaber çaresizliğimizi katlamaktayız. Barışçı olmadan, tüm kalbimizle barışı çağırmadan doğanın ve dünyanın yok olmasına karşı konulmayacağını anlamamız gerekiyor. İnsanoğlunun birbiri ve siyasal erk ile ilişkisini tümden değiştiren tarihsel humanizma hareketi gibi onun çevre ve doğa algısını değiştirecek bir çevreci ve barışçı bilinç devrimine ihtiyaç vardır. Bu bilinç dönüşümü veya devrimi uluslar arası sözleşmelerde ifadesini bulmalı; uygulanabilir, etkin yasal düzenlemeler yapılmalı. İnsanoğlunun kendi arasında ve doğa ile olan hukuku yeniden gözden geçirilmelidir.</p>
<p>Doğayla insan ilişkileri ve barış hukuku açısından mevcut durum beklentilerin oldukça altındadır. Savaş vakitlerinde aslında devletler açısından bağlayıcılığı olmayan ama sivil sorumluluk adına uyulması gereken sözleşmeler ve bu sözleşmelerde açıkça ortaya konan prensip ve maddeler vardır. Ekolojik dengenin korunması hususunda hukukun temel prensiplerini oluşturan Roma Hukukundan başlayarak, 1907’de imza altına alınan Hogue Sözleşmesi, 1949’da kabul edilen Cenevre Sözleşmelerine değin tüm uluslar arası sözleşmeler zorunlu gereklilikler haricinde çevre ve kültürel mirasın tahrip edilmesini yasaklar . Fakat tüm bu sözleşmelerin daha evvel belirttiğim gibi bağlayıcılığı olmaması nedeni ile eksik enstrümanlar olarak uluslararası hukukta güdük kalmışlardır.</p>
<p>İnsanlık ve dünya tarihi açısından en büyük çevre tehdidi olan sera gazları emisyonunu kontrol altına almak için 1997 yılında Japonya’da imza altına alınarak, 2005’de resmen yürürlüğe giren çevrenin korunmasını evrensel hükümler altına alan Kyoto Sözleşmesi yukarıda bahsettiğimiz bilinç dönüşümü açısından oldukça önemlidir. Bu sözleşmeyi 140 önemli ülke imza altına almış olup, bunun yanında Amerika ve Avusturalya gibi büyük ülkeler onaylamamıştır. Bu sözleşme dünyanın ısınmasına yol açan gazların emisyonunu sınırlardırmak zorunda bırakıyor, küresel iklim değişikliklerini önlenmeye çalışılıyor.<br />
Ancak Türkiye, Kyoto Sözleşmesi’nin imzalandığı vakitlerde Çerçeve Sözleşmesi’ni imzalamadığı için bu sözleşmeyi ne imzalamış, ne de onay vermiş sayılmamaktadır. Bu konuda iklim değişikliği konusunda çevreci grup ve bireylerin bir takım kampanya ve girişimleri devam etmektedir. Türkiye’nin sözleşmeyi imzalamamasındaki en önemli nedenlerden biri kamuoyuna yapılan açıklamalara göre çevre tahribatının en az yapıldığı ülkelerin, en fazla mağdur ülke durumuna düşürülmesi nedeni ile onay verilmemektedir.</p>
<p>İnsanın doğaya karşı takındığı bu alabildiğine pervasız tavrın onun yaşadığı dünyayı algılayışı daha doğrusu algılayamaması ile yakından ilintili olduğu kanaatindeyiz. Çocuklarımızdan ödünç aldığımız bir dünyada, yaşadığımız ve her an kirletmekte olduğumuz toprakta yetişen gıdalarla besleniyor, sularla yıkanıyor, havayı soluyoruz.<br />
Daha ötesi hiç hakkımız olmadığı halde öfkemize, yıkıcı faaliyetlerimize, çılgınlığımıza beraber yaşadığımız on milyonlarca türü kurban ediyoruz. Üzerinde yetiştiğimiz dünya yine bizim eylemlerimizin bir sonucu olarak hızla ölmekte ve bir çöp yığını haline dönmektedir.. İçinde uygun gıdaların bulunduğu ortama bir miktar bakteri bırakıldığında bu bakterilerin başlangıçta hızla çoğaldığı bir süre sonra da ortamdaki besin maddelerinin azalmaya başlamasıyla başlangıçtaki hızlı çoğalmasının yavaşlayıp durduğu ardından da ortamda biriken artık maddelerin etkisi ile ölümlerin meydana geldiği gözlenmiştir.</p>
<p>Kutsal kitapların, dünyanın ve diğer tüm canlıların efendisi diye nitelendirdiği insan; eğer tek hücreli bakterilerin yaşam döngüsüne benzer biçimde bir gün kendi atıkları içinde boğulacaksa, bu onun doğaya ve dünyaya karşı var olan algısının ve bilinç düzeyinin bir tek hücreli mikroorganizmadan farklı olmadığının en büyük kanıtı olacaktır.</p>
<p>Yazar: Sibel Maraşlı</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Savaşın ekolojik izleri-1]]></title>
<link>http://blackeyes.wordpress.com/2008/01/07/savasin-ekolojik-izleri-1/</link>
<pubDate>Mon, 07 Jan 2008 16:29:48 +0000</pubDate>
<dc:creator>armutlu68</dc:creator>
<guid>http://blackeyes.wordpress.com/2008/01/07/savasin-ekolojik-izleri-1/</guid>
<description><![CDATA[ 
Yoğun iş gününün içerisinde zorla getirdiğimiz bir öğlen molasında; önümüze gelmiş ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p> <img src="http://blackeyes.wordpress.com/files/2008/01/1091445098.jpg" alt="1091445098.jpg" /></p>
<p>Yoğun iş gününün içerisinde zorla getirdiğimiz bir öğlen molasında; önümüze gelmiş ekmek arası döneri yanında köpüklü bir ayran eşliğinde iştahla yiyoruz. Bu yediklerimiz dolayısıyla ekmeğe katık olacak döner için ne kadar koyunun yetiştirildiğini ya da aynı ekmeğin ne kadar buğdaya ihtiyacı olduğunu düşündünüz mü hiç ? Ya tüm bunlar için gereksinim duyulan toprak ve su...</p>
<p>İlk olarak çevreci ekonomist Willam Rees tarafından ortaya atılmış olan Ekolojik Ayak İzi kavramı hızlı bir şekilde geliştirilmiş ve çevrecilerin dertlerini anlatmaları için dayandıkları çok önem arzeden pozitif bir ölçek haline gelmiştir.<br />
Rees’e göre Ekolojik ayak izi , “dünya üzerinde toprağın bulunduğu herhangi bir yerde, belirlenmiş bir maddi yaşam standardındaki belirli bir nüfus tarafından kullanılan kaynakları üretmek için, ve ortaya çıkan atıkların yok edilmesi için gereken üretken toprağa ve suda yaşayan ekosistemlere tekabül eden alandır."</p>
<p>Tüm dünyadaki üretken toprak alanı yine tüm dünyada yaşayan nüfusa oranlandığında ortaya çıkan değer bir kişiyi besleyecek , barındıracak , ısıtacak , her türlü faaliyetini sağlayacak ve artıklarını etsizleştirecek toprak miktarıdır ki ortalama olarak bu değer gelişen ve günlük kullanıma giren teknoloji ile hızla büyümektedir. Kavramın ortaya atıldığı ilk yıllarda 1,89 hektara tekabül eden dünya yüzeyinde yaşayan bir kişinin ortalama ekolojik ayak izi son olarak Dünya Vahşi Yaşam Fonu’nun(WWF) yaptığı araştırmalara göre 2,85 hektara çıkmıştır.</p>
<p>Yine ekolojik ayak izinin toplumların tüketim ve üretim kapasitelerine göre belirgin farklılıklar ortaya koyduğu bir gerçektir. Örneğin Kuzey Amerika için bu değer 12 hektar olarak belirlenirken Avrupa ülkelerinde bu büyüklüğün 5 hektar düzeyine gerilediği Türkiye içinse 2,2 hektar olarak ölçülmüştür.</p>
<p>Dünyanın en az gelişmiş ülkesi olarak görülen Etiyopya’da 0,85 hektar olarak saptanan bu değer “koca ayak efsanesinin “ niçin Kuzey Amerika’ya ait olduğunun trajikomik bir açıklamasıdır sanki. Çünkü bir Etiyopyalının ekolojik ayağı bir Kuzey Amerikalıya göre kedi patilerinden bile küçüktür.</p>
<p>Ekolojik ayak izi bir insanın yaşam süreçlerinde tükettiği metalar ve onların artıklarının dönüştürülmesi için gerekli toprak , su gibi doğal kaynak karşılığında ifadesini bulduğu gibi üretilmiş her bir metanın gerek hammaddesinin, gerek üretim sürecinin ve gerekse de kullanım dışı kaldıktan sonra doğal ortamda dönüştürülmesinin toprak ve su karşılığı olarak da hesaplanabilir. Yani tek tek nesnelerin doğada bıraktıkları ayak izlerini belirlemek mümkündür. Mesela , toplam ağırlığı 2 gram olan 32 megabyte’lık bir bellek çipinin üretilmesi ve 4 yıl kullanılması için harcanan enerjinin fosil yakıt maliyeti 1.6 kilogramdır. Yine bir çipin fosil yakıtlardan ayrı olarak üretim ve kullanım sürecinde 32 litre su ve 72 gram amonyak ve hidroklorik asit gibi toksik madde kullanılmaktadır.</p>
<p>Kanımızca tek tek nesnelerin ekolojik ayak izlerinin hesaplanmasında çevrecileri bekleyen en önemli soru “Bir bombanın ekolojik ayak izinin ne olduğudur.” Çünkü bomba sadece üretimi ve üretimden çekilmesiyle bir ekolojik kayıp yaratmaz onun kullanımı bizzat ekolojik tahrip hedeflidir ve bu da küçücük bir bombanın doğada kalacak olan devasa izi demektir. Ağır bombardıman uçağından atılan bir bomba patladığında, yaklaşık 3 bin derece sıcaklık ortaya çıkıyor ve tüm flora ile faunanın yanı sıra toprağın daha alt katmanlarının da kavrulmasına neden olabiliyor. Aynı toprağın yeniden işlenebilir hale gelmesi için 100-7400 yıl geçmesi gerekiyor ki bu da savaşın yarattığı ekolojik kıyımın toplumsal kıyıma neredeyse eş olduğu anlamına gelmektedir.</p>
<p>İster bir barışseverin bireysel ve trajik bakış açısı ile, ister bir toplumcunun tarihsel ve diyalektik bakış açısıyla, ister bir muhafazakarın ilahi ve devletçi bakış açısıyla , ister bir liberalin özgürlükçü bakış açısıyla bakalım açıklayamayacağınız tek şey insanların birbirleriyle olan kavgalarına niçin kuzgunları , peygamberdevelerini , yusufçukları , vaşakları ve köstebekleri kattığıdır ; Gözlerimizi kapatıp bir çift ren geyiğinin kendi kavgalarında insanları katlettiğini düşünelim...</p>
<p>Yazar:Sibel Maraşlı</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[ İklim Felaketleri: Birşeyler yapmanın önünde üç engel]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/2007/04/17/iklim-felaketleri-birseyler-yapmanin-onunde-uc-engel/</link>
<pubDate>Tue, 17 Apr 2007 16:17:31 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/2007/04/17/iklim-felaketleri-birseyler-yapmanin-onunde-uc-engel/</guid>
<description><![CDATA[İMMANUEL WALLERSTEİN
22 Mart 2007
Bilim insanları bizi elli yıldan beri insanın yol açtığı ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>İMMANUEL WALLERSTEİN</p>
<p>22 Mart 2007</p>
<p>Bilim insanları bizi elli yıldan beri insanın yol açtığı iklim değişikliklerin tehlikeleri konusunda uyarıyor. Ancak son iki üç yılda durumda iki önemli değişiklik oldu.</p>
<p>İlki; değişik bilimsel gruplar bu tehlikelerin gerçek olduğunu ve bu tehlikelerin bilim insanlarının beş yıl önce sandığından bile daha hızlı bir şekilde meydana geldiğini kaydeden oldukça güvenilir raporlar çıkardılar. Almanya Başbakanı Angela Merkel'in de geçenlerde söylediği gibi; "On ikiye beş yok, on ikiyi beş geçiyor."<!--more--></p>
<p>İkinci değişiklik ise sözkonusu iklim değişikliğin artık sıradan insanlar tarafından görülebilir hale gelmesidir. Hint Okyanusu'nda Tsunami felaketi meydana geldi. Karaip Adaları'nda gerçekleşen kasırgaların sıklığı ve şiddeti arttı, Katrina felaketiyle zirveye ulaştı. Kuzey Kutbu'nda buzulların parçalanması resimleri basında yaygın bir şekilde yer aldı.</p>
<p>Ve Londra'da üç asırdan beri hava sıcaklığını ölçen meteorologlar da ölçtükleri en sıcak kışın yaşandığını açıkladı. Avrupa'daki sıcak havayı, dünyanın diğer yerlerinde kasırga ve farklı fırtına felaketleri tamamlıyor. Öyleyse neden bu kadar az şey yapılıyor? Bazı insanlar sorunun varlığını inkar etmeye çalışıyor. İnkar etmelerinin sebebi, sorunu yeterince bilmemeleri değil. Dünya siyasi liderlerinin bir şeyler yapmaya hazır olma oranı ve onları bu konuda bir şeyler yapmaya iten kamuoyu baskısı oldukça düşük. Eğer bilgi ve eylem arasında bu denli açık bir fark varsa, o zaman sosyo-politik alanda bunun izahı önünde engeller olmalı. Ve gerçekten de eyleme geçilmesinin önünde üç güçlü engel bulunuyor: Üreticilerin/girişimcilerin çıkarları, daha az zengin olan ulusların çıkarları ve sen ile benim tutumum! Bunların her biri güçlü bir engel teşkil ediyor.</p>
<p>Üreticileri/girişimcileri her şeyden önce faaliyetlerinin getireceği kar oranına ilgi duyar. Örneğin biri gidip de, şu an ödemek zorunda olmadıkları giderleri, yani zarar verdikleri çevreyi ıslah etme ya da temizleme işlemlerini maliyetlerine dahil etmeleri gerektiğini söylese, karları iki yönde ciddi ve olumsuz bir şekilde etkilenecek. Bu durum her şeyden önce üreticileri/girişimcileri fiyatlarını yükseltmeye zorlar.</p>
<p>Üreticiler/girişimciler bunun sonucu olarak bazı tüketicileri kaybedebilir. Eğer yukarıda belirtilen maliyeti giderlerine dahil ederlerse, rakipleri ise bunu yapmazsa, satışlarını rakiplerine kaptırabilirler. Bundandır ki, gönüllü eylemlerde ortaklaşma oldukça ender bir durum olduğundan beri, gönüllü eylemlerin sonuç vermesi ihtimal dahilinde değil. Durum böyle olunca, dürüst üretici/girişimci rakiplerine yenilir. Çözüm ise maliyetin hükümet kontrolünde ve zorunlu olarak içselleştirilmesinde yatıyor. Ulusal rekabet sorunu bu şekilde çözülse de, bir yanda üretici/girişimci uluslararası rekabette açık halde bırakılacak, bir yanda da belli bir fiyatın üzerine çıkılması durumunda tüketici sayısı düşecek.</p>
<p>İkinci sorun ise uluslararası rekabettir. Daha yoksul olan ülkeler dünya pazarında boy ölçüşebilmek için imkanlarını geliştirmenin yollarını arıyor. Bunu yapmanın bir yolu, belli ürünleri daha düşük maliyette üretmek ve böylelikle daha düşük maliyette pazarlanabilecek ürünler üretmektir. Eğer ülkelerden biri uluslararası bir anlaşma yoluyla üretim sürecinde bazı aşamaları belirlerse, örneğin enerji için kömür kullanımının azaltılması gibi. Bu hem bu ülkelerdeki endüstrinin pahalı bir yeniden yapılandırmayı gerektirir, hem de söz konusu ülkelerin rekabetçi fiyat avantajlarını potansiyel olarak kaybetmesi anlamına gelir. Bu arguman mevcut durumda özellikle Çin ve Hindistan gibi büyük ülkeler, ama aynı zamanda da Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri tararfından kullanılıyor.</p>
<p>Bu sorunun kuşkusuz kısmi bir çözümü de var. ABD ve Batı Avrupa gibi zengin ülkeler, demin belirttiğim ülkelerdeki endüstriyi yeniden yapılandırmak için kapsamlı fonlar oluşturdular. Ancak zenginliğin bu şekilde transfer edilmesi hiçbir zaman pek popüler olmadığı gibi, sözkonusu zengin ülkeler içerisinde de büyük bir siyasi destek almıyor. Sonuçta, az zengin ülkeler için önemli olan potansiyel fiyat avantajının kaybedilmesi gerçekliği etkilenmez. Sen ve ben üçüncü engelin merkezini oluşturuyoruz. Buna tüketicilik deniliyor. İnsanlar tüketmekten her zaman hoşlanmışlardır. Ancak hayatta kalmak için en düşük düzeyin üzerinde tüketebilen insan sayısı son 50 yılda gözle görülür düzeyde arttı. Gidip, bireylere daha az elektrik ve da enerji tüketme ya da bu girdilere ihtiyacı olan ürünleri daha az tüketme çağrısı yapmak, tüketici olan bu bireylerin yaşam tarzlarını değiştirmeye davet etmek anlamına gelir. Ve mevcut durumda bu türden bir tüketime parası yetmeyenlere çağrıda bulunmak demek, tarihsel olarak mahrum bırakıldıkları tüketime erişme düşünü bırakmaya çağırmak demektir.</p>
<p>Bu, çözülebilir. İnsanlar bir birlerini değiştirebilir. İnsanlar, değerler sistemlerinin ön sırasına, daha fazla tüketmekten farklı şeyler koyabilir. Bazıları için kendi avantajlarını düşürmek anlamına gelse de; dünya çapında daha eşit yaşam standartlarına ulaşma gerekliliğini hepimiz kabul edebiliriz.</p>
<p>Bilim insanları bundan elli yıl önce ilk olarak tütün ürünlerinin kanser oranının artmasına neden olduğunu ispatlamıştı. Bu kanser tehlikesine karşı bir şeyler yapmaya çalışırken insanlar, günümüz iklim tehlikelere karşı bir şeyler yapmaya çalışıldığında karşılaşılan engellerin aynısıyla karşılaşmışlardı. Aradan elli yıl geçti, sigara içme oranı dünya çapında önemli bir düzeyde azaldı. Bunun bir nedeni de, yasal yollardan tütün şirketlerinin daha önce de yol açtıkları sosyal giderleri tanzim etmeleri sağlandı, insanlar değişti ve devlet kontrolü ile sigara içme izni olan alanlar kısıtlandı. Öyleyse çok açık ki, bir şeyler yapılabilir.</p>
<p>Ancak 50 yılımız daha var mı?</p>
<p>NOT: Binghampton Üniversitesi Fernand Braudel Merkezi'nin sitesinden alınmıştır.</p>
<p>Çeviri: Meral ÇİÇEK</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[İklim Değişiklikleri: Tehlikede olan nedir?]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/27/iklim-degisiklikleri-tehlikede-olan-nedir/</link>
<pubDate>Tue, 27 Mar 2007 12:17:47 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/27/iklim-degisiklikleri-tehlikede-olan-nedir/</guid>
<description><![CDATA[Michele Fabbri
2003 yazı Güney Avrupa’ya çok şiddetli bir kuraklık getirdi. Bazen mevsim norm]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Michele Fabbri</strong></p>
<p>2003 yazı Güney Avrupa’ya çok şiddetli bir kuraklık getirdi. Bazen mevsim normallerinin 8 ilâ 10 derece üzerine çıkan çok yüksek sıcaklıklar kaydedildi.</p>
<p>Bu olağandışı sıcaklık dalgası, Avrupa çapında ölüm oranlarının artmasına ve binlerce insanın ölümüne yol açtı. Eylül ayında durum köklü bir değişim gösterdi ve orta ve güney İtalya’da, Fransa’da ve İspanya’da büyük seller görüldü.<!--more--></p>
<p>Bu durum kamuoyunda mevsim değişikliklerine yönelik ilgiyi arttırdı, fakat kutuplardaki buzların erimesi ve ozon tabakasındaki deliğe ilişkin alışıldık yorumların ötesinde, meydana gelen değişiklere dair global bir görüş yok.</p>
<p>Şüphesiz, birçok ülkede hükümetlerin ve egemen sınıfın tutumu buna katkıda bulunuyor. 30 yıllık iklim konferanslarından sonra 1997 yılında Kyoto’da yapılan konferansta, nihayet karbondioksitin (fosil yakıtlarının kullanımı sonucunda meydana gelen), metanın (çöplüklerden ve çiftlik hayvanı yetiştiriciliğinden kaynaklanan), diazot monoksitin (tarımsal ve kimyasal üretimden kaynaklanan) ve endüstride kullanılan üç florlu bileşiklerin emisyonunun azaltılması önerildi. Kyoto Protokolü, sanayileşmiş ülkeleri 2012 yılına kadar global emisyonları 1990 seviyelerine kıyasla %5,2 oranında azaltmaya mecbur kılıyordu. Bu belge imzalanalı altı yıl olmasına rağmen, birkaç istisna dışında birçok ülke emisyonlarını artırdı.</p>
<p>Karbondioksit (CO2), sera etkisi sağlayan temel bir gazdır. Bu yararlı etki sayesinde, Ay ve Mars yüzeyinde görülebilen keskin sıcaklık dalgalanmalarının yeryüzünde oluşması önlenmektedir. Eğer bu olmasaydı yeryüzünde yaşam olanaksız olurdu. Fakat ısınma önceden kestirilemez sonuçları olan iklim değişikliklerine yol açtığında, bu olumlu etki tam tersine dönüşebilir.</p>
<p>Çoğu ülke henüz Kyoto Protokolünü onaylamadı. Özellikle ABD onaylamayı reddediyor. Şayet ABD dahil olmazsa ve diğer ülkelerin hedefleri aynı kalırsa, %5,2’lik emisyon düşürme hedefi otomatik olarak %3,8’e inmiş oluyor! Atmosferdeki sera gazı yoğunluğunu sabitlemek için, üretilen karbondioksit ile doğal sistemler tarafından emilen karbondioksit arasındaki farkın sıfıra eşit olması gerekir. Yani ortalama global emisyon oranı ortalama global emilim oranına eşit olmalıdır.</p>
<p>Bu dengeye ancak global emisyonların derhal %50 ilâ 60 oranında kısılmasıyla ulaşılabilir. Eğer bu kısıntı şimdi değil de 30 veya 50 yıl içinde yapılırsa, kesintiler global emisyonun %80’ine eşit olmak durumunda kalacak.</p>
<p>Şu anda, iklimsel evrimi, 21. yüzyılın geri kalanı şöyle dursun, gelecek 20-30 yılın ötesine geçecek kesinlikte öngörmek için yeterli bilimsel bilgi yoktur. Bununla birlikte bazı veriler tartışma götürmez ve şüphesiz endişe vericidir.</p>
<p>Sera gazları</p>
<p>Sanayi devriminin başlangıcı olan 1750-1800 yılından bu yana, karbondioksit (CO2), metan (CH4) ve diazot monoksit (N2O) gibi sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu önemli ölçüde artmıştır. Özellikle CO2 280 ppmv’den yaklaşık 370 ppmv’ye,[1] CH4 700 ppbv’den yaklaşık 1750 ppbv’ye.[2] ve N2O 275 ppbv’den yaklaşık 315 ppbv’ye yükselmiştir. 20. yüzyılın ortalarına kadar mevcut olmayan kloroflorokarbonlar (CFC) son 50 yıl içinde öylesine hızlı artmıştır ki, sadece doğal sera etkisi bakımından değil, aslında aynı zamanda Atlantik üzerinde aşınmış olan stratosferik ozon tabakası için de bir tehlike oluşturmaktadır. Sera gazlarının birçoğu atmosferde yüzlerce yıl kalıyor ve iklimimizi asırlar boyu etkileyecekler.</p>
<p>Kutuplardaki buzdağları ile ilgili çalışmalar bize, atmosferdeki karbondioksit yoğunluk seviyesinin son 420 bin yılın en yüksek seviyesinde olduğunu gösteriyor. Henüz kesin olarak doğrulanmasa da, bu büyük bir olasılıkla son 20 milyon yılın en yüksek seviyesi. Atmosferdeki hızlı karbondioksit artış oranı –%8’i son 20 yılda gerçekleşmek üzere 250 yılda %32– kesinlikle son 20 bin yılın en yüksek oranıdır.</p>
<p>Koruların ve ormanların yok edilmesi özellikle tropikal alanlarda inanılmaz bir hıza ulaşmıştır. Korular ve ormanlar, fotosentez işlemiyle atmosferden karbondioksiti emerler, dönüştürürler ve atmosferdeki karbondioksitin emilmesi ve yeniden çevrilmesinde en temel aracı oluştururlar. Son yıllarda, her yıl İsviçre büyüklüğünde bir alanın çölleştiği hesap edilmektedir.</p>
<p>Dünya yüzeyinin insanoğlu tarafından dönüştürülme sürati, nüfussal büyümeye ve ekonomik ve endüstriyel gelişmeye bağlı olarak hızla artmaktadır. Bu da küresel iklim enerji dengesindeki değişiklikleri tetiklemektedir. Bunun da ötesinde, özellikle Asya, Güney Amerika ve Afrika’da kentlerin yayılma ve yoğunlaşma süratinin artması, tarım için toprak kaynaklarının yoğun kullanımı, kara ve deniz kirliliği ve insanoğlunun son yüzyıldaki diğer faaliyetleri, gezegenin güneş enerjisi emme kapasitesini ve güneş radyasyonunu uzaya yansıtma kapasitesini değiştirmiştir.</p>
<p>İklim sistemiyle ilgili son çalışmalar, gezegenimiz ikliminin son birkaç on yılda, mevcut sosyo-ekonomik eğilimler ve doğal kaynakların kullanımı değiştirilmediği takdirde gelecek 50 ilâ 100 yıl içinde hem çevre hem de insan toplumunda derin ve geri döndürülemez değişikliklere yol açabilecek olan dönüşümlere uğradığına dikkat çekmektedir.</p>
<p>Aşağıdakiler, IPCC (Birleşmiş Milletler’in iklim değişikliklerini araştıran branşı) tarafından yapılan son araştırmalarla tespit edilen değişikliklerdir ve şu anki bilimsel bilgiyi göstermektedir.</p>
<p>Küresel sıcaklık değişiklikleri</p>
<p>Gezegenimizin ortalama küresel sıcaklığı 1800’den bu yana 0,4 ilâ 0,8 oC artış göstermiştir. Şayet minimum ve maksimum sıcaklık değişim derecelerini daha yakından (günlük, aylık ve yıllık olarak) incelersek, gezegenimizin küresel ısınmasının, maksimum sıcaklıklardaki değişimlere değil, iki kat hızlı artmış olan minimum sıcaklıklardaki yükselişe bağlı olduğu görülebilir.</p>
<p>Kutup buzullarına ilişkin olarak, en azından güvenilir verilerin elde edilebildiği 1970’ten bu yana, küresel sıcaklık artışı ile buzların erimesi arasında kesin bir ilişki görülememektedir. Var olan bilgiler, Antarktika buzdağının sabit kaldığını ve son zamanlarda genişleme eğiliminde olduğunu gösteriyor. Diğer taraftan Kuzey kutbu son birkaç on yıldır belirgin bir şekilde küçülmeye uğramıştır.</p>
<p>Orta enlemdeki buzullar göz önüne alınacak olursa, bunlar, hacim ve alan olarak küçülme eğilimindedir. Özellikle kuzey yarımkürede, yüksek dağlardaki buzullarda ve orta/alçak enlemlerdeki sıradağların buzullarında bu durum çok açıktır. Mevcut hızla giderse, yüksek dağlardaki buzullar bu yüzyıl sona ermeden yok olabilir.</p>
<p>Yağış, kuraklık ve olağanüstü meteorolojik olaylar</p>
<p>Yıllık toplam yağış miktarına bakıldığında, şiddetli yağışların özellikle kuzey yarımkürede ve orta/alçak enlem bölgelerinde arttığı açıktır. Ne var ki, güney yarımkürede önemli bir değişim kaydedilmemiştir. Kuraklıktaki artış özellikle 1970’ten beri ciddi şekilde kötüleşmiş olan Sahra’nın güneyindeki Sahel bölgesinde, Güney Afrika ve Doğu Asya’da aşikârdır. Kuraklıkların sıklığındaki artış, Güney Avrupa ülkeleri (İspanya, Güney İtalya, Yunanistan, Türkiye) ve ABD’nin güney kısımları gibi bölgelerde de yaşanmaktadır.</p>
<p>Aşırı yağışı (şiddetli seller), aşırı uçtaki sıcaklıkları (hem sıcak, hem soğuk) ve fırtınaları (hortumlar, kasırgalar vb.) birbirinden ayırt etmek gerekir. Bugüne kadarki aşırı yağışlarla ilgili olarak, IPCC çalışmaları yıllık toplam yağış miktarının arttığı bölgelerde şiddetli sellerin de artmış olduğunu göstermiştir. Bu bölgelerde genellikle yağış daha şiddetli ve daha kısa süreli olma eğilimindedir. Doğu Asya bölgelerinde yıllık toplam yağış miktarı azalıyor olmasına rağmen, aşırı yağışlar ve seller yükseliştedir.</p>
<p>Aşırı uçtaki sıcaklıklar göz önüne alındığında, mevcut veriler en düşük sıcaklıkların sıklığında bir düşme olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Fırtınalar ayrı olarak ele alınmalıdır. Küresel olarak, tropikal hortumların (ve akraba fırtınaların: boralar, tayfunlar, kasırgalar vb.) sıklığında veya tropik bölgelerin dışında gerçekleşen hortumların sıklığında bir artış olduğu kesin değildir. Fakat bunların sebep olduğu hasarların artmış olduğu gözlenmektedir. Bu durumda, fırtınaların sıklığı değişmemiş olsa bile, yoğunluk ve tahribatlarının artmakta olduğu görülmektedir.</p>
<p>İklim Değişikliği Hipotezleri</p>
<p>İklim tahmini için kusursuz bir modelimiz olsaydı bile, geleceğe ilişkin tahminimiz her halükârda, nüfus artış hipotezlerine, kaynak kullanımına ve genel olarak dünyanın sosyo-ekonomik gelişimine bağlı olurdu. Gelişme hipotezlerine dayalı senaryolar kurmak mümkün. Bu bağlamda, 1999-2100 periyodunda gezegenimizin ortalama küresel sıcaklığı, insan faaliyetine bağlı olarak minimum 1,4 oC’den (en iyimser senaryo ile) maksimum 5,8 oC’ye (en olumsuzundan) kadar artış gösterebilir.</p>
<p>Henüz iyi bir simülasyonu yapılamamış olan su çevrimi ve dalgalanmalara açık olan karasal su sistemleri, bu değerlendirmelerde hatalara sebep olabilir. Küresel ölçekte bu yanlışlar nispeten küçük görülebilirse de, alt-kıtasal ya da lokal düzeylerde bunlar ısınma olgusunda bir abartıya veya eksik değerlendirmeye yol açabilirler.</p>
<p>Eğer bugün aşağı yukarı yıllık %1 olan atmosferik karbondioksit yoğunluğu artış oranının korunacağı hipotezine dayanan gelecek projeksiyonlarını incelersek, yaklaşık 70 yılda atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun bugünkü seviyesinin iki katına çıkacağı ve gezegenin ortalama sıcaklığının yaklaşık 2 oC artacağı sonucu çıkarılabilir. Yoğunluk değişmese bile sıcaklık artmaya devam edecektir. Aslında sıcaklık gelecek 70-100 yıl içinde kabaca 1,5 oC artacak ve 2140-2170 yılları arasında şimdiki seviyesinin yaklaşık 3,5 oC fazlasına ulaşacaktır. Bir başka deyişle, karbondioksitin atmosferdeki yoğunluğunun sabitlenmesi ile sıcaklık artışının sabitlenmesi arasında bir gecikme söz konusudur. Eğer karbondioksit yoğunluğu durmayıp da şimdiki seviyesinin dört katına çıkarsa, sıcaklık artışı da devam edecek ve 2100 yılında 3,5 oC, 2150 yılında ise yaklaşık 5,5 oC’ye ulaşacaktır. 2200’den sonra 7 oC civarlarında istikrar kazanacaktır.</p>
<p>Şüphesiz ki, karbondioksit yoğunluğundaki artışlara bağlı sıcaklık artışları, atmosferdeki karbondioksitin artış hızına bağlı olarak yıllar hatta asırlar alan bir gecikmeyle gerçekleşiyor. Yıllık %1’lik bir artış durumunda, gecikme 70-100 yıl olarak hesaplanabilir.</p>
<p>Sıcaklık ve Yağış Artışı</p>
<p>Çok değişken bir olgu olan yağış rejimi değişikliklerinin değerlendirilmesi, on yılların veya grup halinde birkaç onyılın ele alındığı zamana bağlı ortalamalar ve mekâna bağlı ortalamalar göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. 20 yıllık dönemler dikkate alındığında, 2060-2080 periyodunda küresel yağış ortalaması %2,4’lük bir artış göstererek büyüme eğiliminde olacaktır. Aynı dönemde atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu iki katına çıkacaktır.</p>
<p>Bu artış orta ve yüksek enlemlerde daha fazla, düşük enlemlerde daha az olacaktır (hatta buralarda azalışlar bile görülebilir). Olağanüstü yağış şiddeti, küresel yağış ortalamasının artışı ile birlikte, daha da artacak ve olağanüstü olayların olasılığı da artış eğiliminde olacaktır.</p>
<p>Deniz Seviyesi Yükselmesi</p>
<p>Geleceğe ilişkin projeksiyonlar, küresel deniz seviyesinin 2090 yılında minimum yaklaşık 20 cm, maksimum yaklaşık 50 cm yükseleceğine işaret ediyor. Aslında eğer küresel sıcaklık ortalaması 2 oC’den fazla artarsa, 2100 yılından itibaren maksimum yükselme 75 cm’ye ulaşabilir.</p>
<p>Okyanusların ısıl genişlemesi, orta ve alçak enlemlerdeki buzulların erimesi ve kutuplardaki buz tabakalarının erimesi dahil olmak üzere birçok faktör deniz seviyesinin yükselmesine katkıda bulunuyor.</p>
<p>Deniz seviyesindeki yükselmenin başlıca nedeni okyanusların ısıl genleşmesidir. Deniz seviyesindeki yükselme yerkürenin değişik bölgelerinde farklılıklar gösterir. Akdeniz’de bu artışın, 2090 yılı itibariyle 20-30 cm arasında olacağı öngörülüyor. Bununla birlikte, bu yüzyıl sona ermeden bir metre yüksekliğindeki bir sel, bütün metro ağı ve üç ana havaalanı dahil olmak üzere New York’un büyük bir bölümünü sular altında bırakabilir. OECD hasarın 970 milyar dolar olabileceğini hesaplıyor. Bangladeş, Çin, Mısır ve Nijerya’nın yoğun nüfusa sahip nehir deltalarının tümü deniz seviyesinin altındadır ve sel riskiyle karşı karşıyadır. Zarar ölçülemeyecek boyutlarda olabilir.</p>
<p>Bunlardan hareketle IPCC, Kyoto Protokolünün uygulanması konusunda aşağıdaki görüşleri öne sürmüştür:</p>
<p>1) Başlıca sera gazı olan karbondioksitin küresel emisyonu, halihazırda gezegenin doğal emilim kapasitesinin iki katı seviyelerinde olduğu için, emilemeyen fazlalık yaklaşık 70-100 yıl atmosferde kalma ve birikme eğiliminde olacaktır. Dolayısıyla, IPCC, doğal dengeyi tekrar sağlamak için karbondioksit emisyonunda acilen en az %50 veya eğer geçmiş birikme de hesap edilirse %50’den daha yüksek oranda kısıntının yapılması gerektiğini düşünüyor.</p>
<p>2) Karbondioksit emisyonunun bugünkü seviyelerinde veya uluslararası görüşmelerdeki gibi 1990 seviyelerinde sabitlenmesi, atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun sabitlenmesine değil, küresel emisyon ve küresel emilim arasındaki verili dengesizlik dikkate alındığında sürekli büyümesine yol açacaktır. Oran, atmosferdeki birikme oranına ve ortalama karbondioksit ömrüne (yaklaşık 100 yıl) bağlı olacaktır. Diğer taraftan, metan ve diazot monoksit gibi diğer sera gazlarının emisyonunun sabitlenmesi ancak bu gaz konsantrasyonlarının atmosferde sabitlenmesine yol açacaktır, ama o da birkaç onyıldan sonra.</p>
<p>3) Karbondioksitin ve diğer sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğunun sabitlenmesinden sonra sıcaklık artmaya devam edecek ve ancak 70 yıl veya daha fazla gecikmeden sonra sabitlenecektir. Yani şu an itibariyle biz gelecekteki insan kaynaklı muhtemel iklim değişikliklerini yavaşlatabilir fakat yok edemeyiz.</p>
<p>İklim Değişikliğinin Avrupa ve Akdeniz’deki Etkisi</p>
<p>İklim değişikliğinin Avrupa’daki çevresel etkilerine gelince, dünya nüfusunun büyümediği, sosyo-ekonomik gelişimin durakladığı ve sanayileşmiş ülkelerde ekonomik büyümenin sıfır olduğu bir varsayımsal durumda bile, atmosferdeki sera gazları artmaya devam edecektir. Gelişmekte olan ülkelerdeki yaşam koşulları da iyileşmek zorunda olduğuna ve bu onların hakkı olduğuna göre sonuç aynıdır. Şu anda dünya nüfusunun %80’i bu ülkelerde yaşıyor. Bu süreç, ancak bu gazların emisyonunu asgariye indirecek bir teknolojik devrimle durdurulabilir.</p>
<p>Özellikle Güney Avrupa ve Akdeniz bölgesinde sel riski kadar, su kaynaklarında kıtlık riski de artacaktır. İklim değişiklikleri Kuzey ve Güney Avrupa arasındaki farkları daha da öne çıkaracak, kuzeyde çok fazla su birikirken güneyde yeterince olmayacak.</p>
<p>Toprak kalitesi bütün Avrupa’da bozulmaya başlayacak. Kuzeyde bozulma büyük ölçüde yüksek yağış miktarı ve artan sel riskiyle oluşan toprak kaymalarına bağlı olacaktır. Güneyde ise bozulmaya, düşük yağış ve artan kuraklık riskine bağlı toprak kayması ve besin kaybı yol açacaktır.</p>
<p>Ortalama sıcaklığın yükselmesi ve atmosferdeki karbondioksit yoğunluğunun artması, doğal ekosistemlerin dengesini değiştirebilir, hatta gördüğümüz tüm manzarada değişikliklere yol açabilir. Muhtemelen, orta enlemlerdeki kozalaklı ağaç ormanları ve tipik kuzey ormanları şu anda yüksek Avrupa enlemlerinde bulunan tundraların yerine geçerken, Akdeniz ekosistemi ve bitki örtüsü de Orta Avrupa’da görülmeye başlayacak. Akdeniz bölgesinde, orman yangınlarında artma eğilimi gözlenirken, bugünkü ekosistemin ve canlı çeşitliliğinin bütünüyle kaybedilme riski de belirecek. Bu değişimlerin sonuçları, aynı zamanda faunayı özellikle de göçmen faunayı etkileyecek.</p>
<p>Tarım: Atmosferde karbondioksitin artması kuzey ve orta Avrupa’da tarımsal üretkenliğin artmasına sebep olacaktır. Diğer taraftan güney Avrupa’da, suyun ulaşılabilirliğindeki azalış ve sıcaklık artışı tam tersi bir etki yaratacak gibi görünüyor. Bütün olarak ele alındığında, Avrupa’da toplam tarımsal üretkenlik kayda değer bir değişim yaşamayacaktır, ama farklı bir dağılım gözlenecektir. Aslında bunun kuzeydeki etkisi pozitif olabilir ve Güney Avrupa’daki bütün negatif etkileri dengeleyebilir.</p>
<p>Olağanüstü Olaylar. Olağanüstü meteorolojik olayların sıklığındaki muhtemel artış, konutlarda, üretim tesislerinde ve altyapılarda ekonomik ve sosyal hasarın artmasına yol açacak. Sıcaklık artışı ayrıca insanların serbest zaman kullanımlarının da değişmesine neden olacak. Özellikle turistik etkinliklerin ve açık hava etkinliklerinin Kuzey Avrupa’da hareketlenmesine ve güney Avrupa’da azalmasına neden olacak. Akdeniz bölgesinde, su kaynaklarının azalmasıyla birlikte daha sık ısı dalgalanmaları ve kuraklık, şu anda yaz dönemine yoğunlaşmış olan turistik alışkanlıkları değiştirebilir. Daha az kar yağışı ve buzulların gitgide daralması Alplerin kış turizmini etkileyebilir. Eğer olaylar bugünkü tempoyla devam ederse, Alp buzulları bu yüzyıl bitmeden önce tamamen yok olabilir.</p>
<p>Deniz-Kıyı Çevresi. Deniz seviyesindeki yükselme Avrupa’nın Akdeniz kıyı bölgelerini tehlikeye sokacak. En büyük problem, nehir deltalarındaki sulak alanların kaybı, tarımdaki ve içilebilir suyun erişebilirliğindeki sonuçlarının yanı sıra tuzlu suyun kıyı tatlı su yataklarını istilası ve kıyı erozyonunda artış olacaktır. Kuzey Avrupa’da en fazla etkilenecek kıyı alanları, Baltık kıyıları, özellikle de Polonya’dır.</p>
<p>Alternatifler nelerdir?</p>
<p>Yakın tarihli bir ENEA (yeni enerji kaynaklarını araştıran İtalyan kurulu) araştırmasına göre:</p>
<p>“…emisyonu ciddi ölçüde azaltmanın ve iklim değişikliklerinin negatif etkisini asgariye indirmenin tek gerçekçi yolu, insanoğlunu neredeyse yalnız fosil yakıt ve büyük çapta doğal kaynak kullanımına dayalı bugünkü sosyo-ekonomik sistemden, fosil yakıt ve doğal kaynak kullanımından bağımsız (veya hemen hemen bağımsız) bir sosyo-ekonomik ve gelişim sistemine geçirecek bir enerji “devrimi”ni gerçekleştirmek üzere, ulusal ve uluslararası ölçekte büyük bir ortak bilimsel, teknolojik ve mekanik araştırma ve geliştirme çabası olacaktır.</p>
<p>“Uluslararası tavsiyelere göre, temel bilimsel etkinliğin başlıca alanları şu konularla ilgilenmelidir:</p>
<p>“a) iklim araştırması ve küresel gözlem (kesin iklim analizleri ile tahminler, ve etkilerin ve risklerin detaylı tanımı);</p>
<p>“b) yeni ve keşfedilmemiş birincil enerji kaynakları (sera gazı emisyonu olmayan kaynaklar)</p>
<p>“c) yeni güç kaynakları ve ikincil kaynaklar (hidrojene ve karbon içermeyen diğer güç kaynaklarına ilaveten, Bor ve Alüminyumun iyi bir olasılık olduğu görünüyor);</p>
<p>“d) hem geleneksel hem yeni güç kaynaklarından yararlanmanın yeni yolları (üretimde karbon yoğunluğunun ve enerji kullanımının azaltılması)</p>
<p>“e) küresel enerji yoğunluğunu azaltacak yeni sistemler ve/veya teknolojiler (enerji gelişimi ve tüketimi arasındaki mevcut oranın azaltılması)”</p>
<p>Şu ana kadar yapılmış olan uluslararası anlaşmalarla yukarıdaki öneriler karşılaştırıldığında, hükümetlerin ve egemen sınıfın, iklimi daha şimdiden dramatik bir biçimde etkileyen ve atmosfere salındıktan sonra 70-100 yıl boyunca geri dönüşsüz sonuçlara yol açacak olan maddelerin birikmesine müsaade ederek ateşle oynadığını görebiliriz. Aynı hükümetler bilimsel çevrelerin uyarılarını dinlemeyi reddediyor, araştırmalara az katılım sağlıyor ve kirlenmeyi tersine dönüştürmek için gerekli politikaları hayata geçirmeyi, çok pahalı oldukları ve ekonomilerini riske sokacakları iddiasıyla kabul etmiyorlar.</p>
<p>Nüfusunun üçte birinden fazlasının aşırı yoksulluk koşullarında ve sanayileşmiş ekonomilerin dışında yaşadığı bir dünyada, mevcut kirlilik düzeyinin katlanarak büyümesi, enerji kullanımı ile ekonomik gelişme arasındaki bugünkü ilişki kökten değiştirilmediği takdirde kaçınılmazdır. Fakat bu köklü değişimi olanaklı kılmak için, egemen ekonomik sistemin de kökten değiştirilmesi gerekir. Kapitalizm mümkün olan en az yatırımla en çok kârı gerçekleştirme arayışı üzerine kuruludur. O, temel güdüsü şirket kârları değil de insanlığın (sadece şimdiki neslin değil, gelecek neslin de) ihtiyaçlarının karşılanması olan büyük çaplı yatırım ve bilimsel araştırma seviyelerine ihtiyaç duyan böylesi bir destansı girişimin koşullarını yaratamaz.</p>
<p>Bush’un, Irak’ın işgali için ayda 4 milyar dolar harcarken, Kyoto Protokolünü onaylamayı ABD ekonomisine zarar vereceği gerekçesiyle reddetmesi, mevcut dünya düzensizliğinde, beklenen felaketi önlemek için gerekli olan –enerji, mal üretimi, ulaşım, tüketim ve işsizlik alanlarında– alternatifleri tasarlamanın ve üzerinde çalışmanın imkânsız olduğunun açık bir göstergesidir.</p>
<p>Şurası herkes için açık olmalı; problemin boyutu öyle bir hal almıştır ki, Kyoto’da önerilen emisyon azaltımı, atıkların geri dönüşümü ve şuraya buraya birkaç yeni park kurulması gibi kısmi önlemler yararlı fakat kesinlikle yetersizdir.</p>
<p>Tarihte ilk defa insanlık, onun doğumuna ve gelişimine şahit olan bu gezegeni yok edecek araçlara sahiptir. Ama aynı araçlar, kapitalist azınlığın elinden alınır ve işçi demokrasisi bağlamında kullanılırsa, hiçbir beşeri ve maddi kaynak israf edilmeden, bu gezegeni açlığın, savaşların ve sefaletin sonsuza kadar silindiği bir cennet bahçesine dönüştürebilir. Bizi bugünkü duruma getiren kararlarda hiçbir söz hakkına sahip olmayan nüfusun büyük çoğunluğu, neyin tehlikede olduğuna dair bilinçlendirilmelidir.</p>
<p>[Metnin İtalyanca orijinali Falcemartello’nun Ekim 2003 sayısında yayınlanmıştır.]</p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Yenilenebilir Enerji]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/27/yasamin-surdurulebilirligi-ve-ekofeministler/</link>
<pubDate>Tue, 27 Mar 2007 09:10:56 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/27/yasamin-surdurulebilirligi-ve-ekofeministler/</guid>
<description><![CDATA[İNSAN, yaşamını doğal çevrede sürdürürken ihtiyaçlarını da doğal kaynaklardan sağlıyo]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İNSAN, yaşamını doğal çevrede sürdürürken ihtiyaçlarını da doğal kaynaklardan sağlıyordu. Kurutmayı ve ısınmayı güneşle, tahıl üretimini rüzgarla yapıyor, bir kandilin ışığıyla aydınlanabiliyordu. Nüfus artıp ihtiyaçlar çeşitlenince, "daha çok" ve "daha hızlı"yı isteyen insan, yeni kaynakların arayışına girdi. Önce buharın keşfinde olduğu gibi kullandığı kaynakları yoğunlaştırarak "daha fazla" enerji elde etti. Ancak suda yaptığı yoğunlaştırmayı güneşin dağınık enerjisini birleştirmek için denemek yerine daha kolay bir yolu seçti. Yakılmasıyla daha fazla enerjiyi açığa çıkaran yakıtlara yöneldi. Fakat bu yakıtların çevreye ve atmosfere verdiği zarar, sağladığı faydayı gölgeledi.<!--more--></p>
<hr SIZE="1" noShade="true" width="100%" /></strong></p>
<p><span><font face="Times"><strong><img border="0" vspace="5" align="left" width="271" src="http://www.bugday.org/Img/Uploads/dergi%2015/36.jpg" hspace="5" height="400" /></strong>Çok değil, 100 yıl gibi kısa bir sürede fosil yakıtların doğaya ve canlıların sağlığına verdiği zararlar etkisini gösterdi. Kömür, doğalgaz, petrol gibi binlerce yılda oluşmuş kaynaklar "insanlığın gelişmesi(!)" adına tükendikçe, atıklarıyla hava, su, toprak da tükenmeye başladı. Fosil yakıtlar olarak adlandırılan kömür, petrol ve doğalgazın yarattığı olumsuzluklar sadece yakın çevreyle sınırlı kalmadı; atmosfere de yayıldı. Sonunda bu kirlilik, iklim değişikliğine yol açmaya ve dünya yaşamını tehdit etmeye başladı.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Bugün fosil yakıtların çevre ve insan sağlığı açısından yarattığı olumsuzluklar her geçen gün katlanarak artıyor. Fosil yakıtlar yakıldığında altı sera gazının açığa çıkmasına neden oluyor. Bunlardan en belirleyici olanları karbondioksit (CO2) ve metan. Diğerleri ise kükürt, partikül madde, azotoksit, kurum ve kül... </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Yanma sırasında ortaya çıkan karbonmonoksit (CO), oksijenden çok daha hızlı bir şekilde kandaki hemoglobine tutunarak vücuttaki oksijeni bloke ediyor ve baş ağrısı vb. hastalıklara yol açıyor. Kömür ve petrolün yanmasıyla ortaya çıkan, kükürtdioksit (SO2) ise kokusuyla fark ediliyor. Sülfürik aside dönüşerek insan sağlığına ve doğal çevreye onarılmaz zararlar veriyor; kanser ve diğer hastalıklara yol açıyor. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Doğalgazın yanmasıyla ortaya çıkan kokusuz ve gözle görülemeyen azotoksit ise güneş altında reaksiyona girerek nitrata dönüşüyor. Akciğerlerin koruma mekanizmasından geçen nitrat vücutta nitrik asite dönüşüyor. Bu da bağışıklık sistemini çökerten maddelerin başında geliyor. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların iklim değişikliğine yol açmasının nedeniyse, yanma sırasında ortaya çıkan CO2 ve metan gibi sera gazlarının bünyelerinde ısı tutma özelliğine sahip olmaları. Güneş, gün doğumundan batımına kadar atmosferin içine ısı ve ışığını veriyor. Doğal döngünün devamı için, bu ısının tekrar uzaya transferi gerekiyor. Oysa fosil yakıtların neden olduğu sera gazları, ısının bir kısmının atmosferde tutulmasına yol açıyor. Böylece dünya, ısınmaya ve iklim değişmeye başlıyor. </font></span></p>
<p><span></span></p>
<p><span><font size="+0">Isı artışının sonuçları</font></span></p>
<p><span><font face="Times">1900’lerden 2000’lere kadar atmosferin ortalama sıcaklığı 0.5 derece arttı ve iklim değişikliğinin zincirleme sonuçları yavaş yavaş yaşamımızı etkiliyor. Su kaynakları kuruyor, çiçekler erken açıyor, erken yağan karlar ürünleri telef ediyor, bitkiler zamansız meyve veriyor ya da hiç vermiyor. Uzmanlar, fosil yakıtların etkilerini kısa ve uzun vadeli olarak değerlendiriyorlar. Kısa vadede oluşan sonuçlar artık yaşamımızın bir parçası. Sıcaklık arttıkça buzlar anakütleden koparak eriyor, çığ olayları artıyor, fazla miktarda su dolaşıma giriyor, sel felaketleri, fırtınalar, kasırgalar oluşuyor. Deniz kıyısında yaşayan binlerce kişi sel suları altında ölüyor. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Küresel ısınmanın, uzun vadede öngörülen sonuçları daha vahim; ortalama sıcaklık artışı bu hızla devam ederse, 2020 yılında deniz seviyesi bir metreye kadar yükselecek. Bu, dünyanın en büyük kentlerinin sular altında kalması anlamına geliyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Isı artışının kısa vadede meydana getirdiği değişimlerin yaşanmaya başlaması ve buna bağlı olarak yapılan tahminler, sivil kuruluşlarla birlikte hükümetleri de harekete geçiriyor. Suların altında kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalan 77 ada devleti ve Malta’nın insiyatifiyle ülkeler, 1992 yılında Rio Çevre Zirvesi’ne giden süreci başlattılar. 1992’de yapılan Rio Zirvesi’nin ardından, gelişmiş ülkeler 1992’de Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni imzaya açtılar. Zirveye katılan ülkeler, diğer ülkelerle çözüm bulmak ve sera gazı emisyonlarını 1990 yıllarındaki seviyenin altına çekmek için, ülkelerin uyması gereken kuralları belirlemek üzere bir dizi Taraflar Konferansı (COP-Conference of Parties) düzenlediler. Ancak pek çok ülke yine ekolojik dengeleri ya da insan ve çevre sağlığını değil, kendi ekonomik çıkarlarını gözetince anlaşmada zorlandılar. Afganistan, Irak, Somali ve Türkiye gibi bazı ülkeler Rio anlaşmasını görmezlikten gelerek, bugüne kadar onaylamadılar. 1997 yılında yapılan Kyoto İklim Zirvesi’nde ise ABD, Kanada, Japonya, Avustralya gibi bazı ülkeler kendi ülkelerinde sera gazı emisyonlarında indirim yapma sorumluluğunu üstlenmek istemediler. Bu arada kendi ülkelerinde güneş, rüzgar gibi temiz enerji kaynaklarını kullanan enerji sistemlerini geliştirerek Kyoto hedeflerini tutturmaya çalışan endüstrileşmiş Avrupa Birliği ülkeleri ise, Yunanistan, Portekiz, İspanya gibi birliğe yeni katılan ülkelerin emisyonlarını 1990 yılına göre yüzde 30 civarında artırmasına göz yumulmasını istediler.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Bir yandan ulusal ve ekonomik çıkarlar gözetilirken, diğer yandan da nükleer enerji dahil olmak üzere petrol, kömür ve doğalgaz gibi fosil yakıtların zararını fark edenler, standart dışı ve pazar değeri olmayan çöp teknolojileri, bunun farkında olmayan ülkelere, aktarmaya başladılar. Bu teknolojileri satabilmek için kredi veren ülkeler, geçmişin sorunlu teknolojilerini başka ülkelere de taşıdı, taşıyor. Bunu yaparken de sorunun, iklim değişikliği ve küresel kirlenme gibi sonuçlarla kendilerine döneceğini hesap etmiyorlar. </font></span></p>
<p><span></span></p>
<p><span><font size="+0">Sürdürülebilir değil, yenilenebilir enerji</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Fosil ve nükleer yakıtlara alternatif doğal enerji kaynakları konusunda yapılan araştırmalar sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kavramlarını da gündeme getirdi. Yaşamın sürdürülebilirliği için kaynakların sürdürülebilir olması yeterli değildi. Ekolojik denge için kaynakların yenilenebilir olması gerekiyordu: Bir şeyin sürekliliği sürdürülebilir olduğunu göstermiyordu. Sürdürülebilirlik bütün açısından ancak yenilenebilir olursa mümkündü. Bu nedenle enerji sistemlerinin sürdürülebilir, enerji kaynaklarının yenilenebilir olması gerekiyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Yenilenebilir enerji, "doğanın kendi evrimi içinde, bir sonraki gün aynen mevcut olabilen enerji kaynağı" olarak tanımlanıyor. Bugün yaygın olarak kullanılan fosil yakıtlar, yakılınca biten ve yenilenmeyen enerji kaynakları. Oysa hidrolik (su), güneş, rüzgar ve jeotermal gibi doğal kaynaklar yenilenebilir olmalarının yanı sıra temiz enerji kaynakları olarak karşımıza çıkıyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Başkanlığını yaptığım Devlet Planlama Teşkilatı 8. Beş Yıllık Plan Enerji Özel İhtisas Komisyonu, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından Elektrik Üretimi Alt Komisyonu’nun hazırladığı raporlar, 2005 yılına kadar ülkemizde rüzgar güç santralleriyle 5 bin megavat kapasitede elektrik üretiminin mümkün olduğunu ortaya koyuyor. Bu; Türkiye’nin toplam elektrik ihtiyacının yüzde 7’sinin rüzgardan sağlanabileceği anlamına geliyor. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">2020 yılında dünyada üretilen elektriğin yüzde 50’sinin yenilenebilir kaynaklardan olması planlanıyor. 2010 yılında kullanılacak elektrik enerjisinin yüzde 10’u ise rüzgardan sağlanacak. Bunun dışında dünyada pek yaygın olmayan başka yenilenebilir enerji kaynakları da bulunuyor. Dalga, med-cezir (gel-git), çöpten sağlanan metan gazı ve kanalizasyon ısısından da ısınma ve elektrik üretimi için enerji elde edilebiliyor. Doğaya saygılı enerji kaynaklarının kullanımı arttıkça, yeni enerji kaynakları konusunda yapılan araştırma faaliyetleri de artıyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times"> <img border="0" vspace="5" align="middle" width="400" src="http://www.bugday.org/Img/Uploads/dergi%2015/37.jpg" hspace="5" height="266" /></font></span></p>
<p><span><font size="+0">Doğayla gelen enerji kaynakları</font></span></p>
<p><span><font size="+0">HİDROLİK (SU)</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Türkiye, yenilenebilir enerji kaynaklarından olan su gücünden enerji üretimini (hidroelektrik) gerçekleştiriyor. Ancak büyük ölçekli hidrolik santrallerin sürdürülebilirliği de tartışmalı. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Yapılan barajlarla oluşan baraj göllerinin doğal kaynakları olduğu kadar kültürel zenginliği yok etme tehlikesi üzerinde duruluyor.</font></span></p>
<p><span><font size="+0">GÜNEŞ</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Güneşten enerji elde etmek, güneşin doğuşundan batışına kadar atmosferin içine verdiği ısı ve ışığı, insanların ihtiyaç duyduğu elektrik ve proses ısı (sıcak su ve buhar gibi) ihtiyacıyla buluşturup yararlanmakla mümkün oluyor. Burada asıl kaynak güneş ve her gün yenileniyor. Güneşin ulaştığı yere bir düz depolayıcı koyulduğunda bunun ısısıyla 70-80 derece su elde etmek mümkün. Bugün bu sistem, Türkiye’de yaygın olarak, ancak verimsiz kullanılıyor. Oysa İsveç gibi güneşi çok az gören bir ülkede bile dışarıda sıcaklık -4 dereceyken güneş toplayıcısından 70 derece su elde edilebiliyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Güneşten daha yüksek ısı elde etmek için (130 derece proses ısı) gelen ışınımın çeşitli yansıtma teknikleriyle bir nokta veya çizgiye odaklanması gerekiyor. Bu da bir yoğunlaştırıcı, odaklı toplayıcı yardımıyla yapılıyor. Böylece dağınık enerji kaynağı odaklanarak, 130 derece buhar elde etmek üzere kullanılabiliyor. Bununla da ısınma sağlanabiliyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Güneş dünyadan yaz ve kış aylarında farklı konumlarda görünüyor. Mimari tasarımlarda, yaz aylarında güneşin evin içine girmesini engelleyen, kış aylarında ise içeriye girmesini sağlayan pasif sistemler de tasarlanabiliyor. Burada asıl amaç, mevcut işleri daha az enerjiyle yapabilmek.</font></span></p>
<p><span><font face="Times"> <img border="0" vspace="5" align="left" width="271" src="http://www.bugday.org/Img/Uploads/dergi%2015/42.jpg" hspace="5" height="400" /></font></span></p>
<p><span><font size="+0">GÜNEŞTEN ELEKTRİK ÜRETİMİ</font> </span></p>
<p><span><font face="Times">Güneşten elektrik üretmek için yarı iletken malzemelerin özelliğinden yararlanılıyor. Yarı iletken malzemelerde elektronlar atomlarına gevşekçe bağlı. Yalıtkan malzemede bu elektronlar sıkıca bağlı, iletken malzemedeyse serbest dolaşımdalar. Güneşten gelen ışınımın enerjisi foton dediğimiz kümelerden oluşuyor. Foton miktarında enerji bir yarı iletken tabakasında gevşekçe bağlı olan elektronları serbestleştiriyor. İkinci bir yarı iletken tabakasıyla oluşturulan gerilim farkı yardımıyla serbestleşen elektronları hareketlendiriyor. İki yarı iletken tabakanın dışına birer kablo bağlayıp elektronların geçişine izin verdiğinizde bu gerilimden elektrik üretebiliyorsunuz. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Bu yolla üretilen elektrik, şebekede kullanılanla aynı kalitede. Binaların yüzeylerine ve çatısına monte edilen beş adet güneş pili modülüyle bir evin elektrik gereksinimi karşılanabiliyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Bu sistem halen kamu desteği olmadan tüketici için ekonomik olmasa da, kullanım arttıkça maliyet düşüyor. Fotovoltaik sistem olarak adlandırılan güneş pilleri modülleri Türkiye’de az da olsa bazı müstakil evlerde, bazı telefon kuruluşlarının aktarıcı istasyonlarında kullanılıyor. Güneş pilleri de saatlerde ve hesap makinelerinde başarıyla uygulanıyor. </font></span></p>
<p><span><span></span></span></p>
<p><font size="+0"><span>GÜNEŞTEN ISIL ELEKTRİK ÜRETİM </span><span>SİSTEMİ</span></font></p>
<p><span><font face="Times">Bu çok ekonomik bir sistem. Güneş ışınımının 500 aynayla yansıtıldığı bir kulede çok yüksek sıcaklıklara ulaşılabiliyor. Bu kuleden geçirilen bir akışkan yardımıyla elde edilen buhardan da elektrik üretiliyor.</font></span></p>
<p><span><font size="+0">RÜZGAR</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Rüzgar, güneşin doğuşundan batışına kadar yeryüzündeki farklı yüzeylerin, farklı hızlarda ısınıp soğumasıyla oluşuyor. (Örneğin, deniz kayadan daha geç ısınır. Isınan yerdeki hava yükseliyor ve daha soğuk kısımdaki hava hareketlenerek rüzgarı oluşturuyor.) Hareket halindeki havanın kinetik enerjisine rüzgar enerjisi deniyor. Dev kulelerin üzerine monte edilen kanatlar yardımıyla rüzgardan elektrik enerjisi üretilebiliyor. Normalde bir vantilatörün kanatları döndüğünde havayı hareketlendiriyor ve serinliyorsunuz. Rüzgar enerjisi de bunun tam tersi bir sistemle elde ediliyor. Gelen hava kanatları döndürüyor, kanatların bağlı olduğu mil de jenaratörü çalıştırıyor. Kanatların birleştiği yükseklikte bulunan bölmeden aşağıya sadece elektriği ileten kablo bulunuyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Rüzgar türbinleri gelen rüzgarın yönüne göre konum alabiliyor ve otomatik olarak kontrol ediliyor. Kanatlar kendi ekseninde hareket edebiliyor ve fırtına durumunda kendini durdurabiliyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Rüzgar türbinleri fosil yakıt santrallarıyla karşılaştırıldığında daha ekonomik üretim yapabiliyor. Bozcaada’daki rüzgar türbinlerinde bir kWh kapasite maliyeti 1000 USD iken, bir hidroelekrik santralı için 2 bin-4 bin USD olarak gerçekleşiyor. İşletme maliyetinin de sıfır olduğunu hesaba katarsak rüzgar, çok ekonomik bir enerji kaynağı. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Sarıgerme’de yapılan uluslararası rüzgar enerjisi atölye çalışmalarına katılan özel kuruluşlar 4 bin Megavat kapasiteli rüzgar güç santralı fizibilitesi hazırlayarak üretim izni için Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na başvurdular. </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Türkiye’de mevcut toplam elektrik üretme kapasitesi 27 bin Megavat. OECD kaynakları, Türkiye’de yılda tüketilen elektriğin en az iki mislinin rüzgardan karşılanabileceğini gösteriyor.</font></span></p>
<p><span><font size="+0"><img border="0" vspace="5" align="left" width="263" src="http://www.bugday.org/Img/Uploads/dergi%2015/39.jpg" hspace="5" height="400" />JEOTERMAL</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Yeraltında magmada artan sıcaklıkla yeraltı suları (özellikle deprem bölgelerinde) ısınıp yeryüzüne çıkıyor. Elektrik üretimi de jeotermal buharın gücüyle yapılıyor. Türkiye’de Denizli, Kütahya ve İzmir-Aliağa benzeri bölgelerde jeotermal enerji kaynaklarından konut ısıtma ve elektrik üretimi gerçekleştirilebiliyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Halen Türkiye’de jeotermal enerji kaynaklarından 20 Megavat elektrik üretiliyor. Bu kaynaktan Türkiye’de 2010 yılında 500 Megavat, 2020 yılında 1000 Megavat elektrik kapasitesi kurulabilecek. 2000’de 51 bin 600 konut ısıtılırken, 2010 yılında 500 bin, 2020 yılında ise 1 milyon 250 bin konut ısıtılabilecek.</font></span></p>
<p><span><font size="+0">BİYOKÜTLE</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Bitkiler büyürken, fotosentez sırasında atmosferden aldıkları karbondioksitin (CO2) karbonunu bünyelerinde biriktirip biyokütleyi oluştururken oksijeni dışarıya veriyorlar. Bu bitkiler yakıldığında ise CO2 yeniden atmosfere veriliyor. Bu nedenle biyokütle yakılmasına "sürdürülebilir biyokütle enerjisi kullanımı" adı veriliyor. Hızlı büyüyen bitkilerle enerji ormanları oluşturup, bir yandan yetiştirip diğer yandan yakarak elde edilecek buhardan elektrik üretimi yapılabiliyor. Bu konuda gerçekleştirilebilecek büyük bir potansiyel bulunuyor. Türkiye’nin enerji ormanları konusunda başlattığı pilot çalışmalar var.</font></span></p>
<p><span></span></p>
<p><span><font size="+0">BİYOGAZ </font></span></p>
<p><span><font face="Times">Hayvansal ve bitkisel atıkların çürütülmesiyle üretilen metan gazını depolayarak tehlikeli ve çevreye zararlı olabilecek bir gazı enerjiye dönüştürmek mümkün. Metan gazı daha sonra yakılarak enerji elde ediliyor. Greenpeace enerji raporunda, Türkiye’de 32 Twh’e kadar elektrik üretebilecek bir potansiyel bulunduğu belirtiliyor.</font></span></p>
<p><span></span></p>
<p><span><font size="+0">Çöpten, çamurdan elektrik</font><strong> </strong></span></p>
<p><span><font face="Times">Türkiye’de bazı belediyeler çöp alanlarında açığa çıkan metan gazından elektrik üretiyor. Çöp içinde biriken metan gazı açılan kuyulardan borularla enerji üretim tesisine pompalanarak üretim gerçekleşiyor. Aktif gaz depolama sistemiyle depolanan gazların arıtılmasıyla elde edilen metan gazı yakılarak elektrik enerjisine dönüştürülüyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">İstanbul Kemerburgaz Çöplüğü’nde ve Bursa’da başlayan çöpten enerji üretiminin yanı sıra Ankara Mamak ve Sincan çöplüklerinde de yakın gelecekte üretime başlanması planlanıyor.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">İstanbul Büyükşehir Belediyesi ayrıca Tuzla’daki Biyolojik Atıksu tesisinden çıkan çamurdan biyogaz ve elektrik elde ediyor. Enerji üretim sisteminin devreye girmesiyle bir yandan çamur miktarında azalma sağlanırken, diğer yandan da tesiste tüketilen elektriğin yüzde 70’inin biyogazla elde edilmesi planlanıyor.</font></span><span><font face="Times"> </font></span></p>
<p><span><font size="+0">Kurmak kolay, kurtulmak zor...</font></span></p>
<p><span></span></p>
<p><span><font face="Times">Nükleer enerji bugün diğer enerji kaynakları arasında hem toplumsal hem çevresel hem de ekonomik açıdan en maliyetli kaynak.1978 yılından beri bu santrallar için yeni bir sipariş verilmiyor. ABD’de verilen siparişler ise iptal edildi. Nedeni öngörülmeyen beşikten mezara maliyetlerdi.</font></span></p>
<p><span><font face="Times">Bu santralları kurmak yetmiyor, güvenlik altyapısı sisteminin de tesisi gerekiyor. Dünya Bankası uzun inşaat süreleri ve güvenlik sisteminin kurulma maliyetleri nedeniyle Türkiye’de kurulması planlanan nükleer santrallara kredi vermedi. Bu maliyetlere Çernobil reaktöründe yaşanan kazadan sonra, lisanslama maliyetleri de eklendi. Nükleer santrallara lisans almak için alınacak önlemlerin maliyetleri en az santralın maliyeti kadar tutuyor. Bir de bunlara nükleer santralların kapatılma maliyetleri ekleniyor. ABD’deki Maine-Yankee reaktörünün kuruluş maliyeti 280 milyon USD iken, sökülüp bertaraf edilmesinin maliyeti 2 milyar USD. Yani bir nükleer santraldan kurtulabilmek için kuruluş maliyetinin sekiz katını ödemek gerekiyor</font></span></p>
<p><strong><a href="http://www.bugday.org/article.php?ID=79">www.bugday.org</a></strong></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[KÜRESEL ISINMA ]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/27/kuresel-isinma-2/</link>
<pubDate>Tue, 27 Mar 2007 08:26:11 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/27/kuresel-isinma-2/</guid>
<description><![CDATA[SERA ETKİSİ

Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>SERA ETKİSİ</p>
<blockquote>
<p align="justify">Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. (CO<sub>2</sub>, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.) <!--more--></p>
<p>Atmosferin, ışığı geçirme ve ısıyı tutma özelliği vardır. Atmosferin ısıyı tutma yeteneği sayesinde suların sıcaklığı dengede kalır. Böylece nehirlerin ve okyanusların donması engellenmiş olur. Bu şekilde oluşan, atmosferin ısıtma ve yalıtma etkisine <strong>sera etkisi</strong> denir. Dünya atmosferi cam seralara benzer bir özellik gösterir.</p>
<p>Son yıllarda atmosferdeki CO<sub>2</sub> miktarı hava kirlenmesine bağlı olarak hızla artmaktadır. Metan, ozon ve kloroflorokarbon (CFC) gibi sera gazları çeşitli insan aktiviteleri ile atmosfere katılmaktadır. Bu gazların tamamının ısı tutma özelliği vardır.</p>
<p>CO<sub>2</sub> ve ısıyı tutan diğer gazların miktarındaki artış, atmosferin ısısının yükselmesine sebep olmaktadır. Bu da <strong>küresel ısınma</strong> olarak ifade edilir. Bu durumun, buzulların erimesi ve okyanusların yükselmesi gibi ciddi sonuçlar doğuracak iklim değişmelerine yol açmasından endişe edilmektedir.</p>
<p><img border="0" align="right" width="202" src="http://www.cevreorman.gov.tr/images1/hava1.jpg" hspace="15" height="159" /> İnsanların çeşitli faaliyetlerinin küresel ısınmaya katkısı şöyledir:</p>
<ul>
<li>Enerji kullanımı %49,</li>
<li>Endüstrileşme %24,</li>
<li>Ormansızlaşma %14,</li>
<li>Tarım %13'tür.</li>
</ul>
<p>   KÜRESEL ISINMA NEYİN HABERCİSİ?                                                            </p>
<p><img vspace="8" align="right" width="260" src="http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_01.jpg" hspace="8" height="348" />Son günlerde insanoğlu zamansız hava olayları karşısında şaşkına döndü. Küresel ısınma nedeniyle geçtiğimiz günlerde Avrupa’nın yarısı aşırı ısınırken, diğer yarısında kar görüldü. İklim açısından en büyük şokuysa Romanya yaşadı. Son bir haftada 22 kişinin aşırı sıcaklar nedeniyle öldüğü ülkede, geçen gün yaşanan dolu fırtınası sonrası, 4 kişi de yıldırım sonucu hayatını kaybetti. Almanya’nın bazı bölgelerinde hava sıcaklığı (–6) dereceye kadar düştü, kar kalınlığı 10 santimetreyi buldu.</p>
<p>Öte yandan hemen güneyde Makedonya’da, aşırı sıcak sebebiyle 15 kişi öldü. Yunanistan, Olimpiyatlar öncesi solunum ve kalp sorunu olanlara evde kalın çağrısı yapıyor. Geçen yıl 15 bin kişinin sıcaklardan öldüğü Fransa da tetikte. Dünyanın diğer ucundaki Çin ise, geçtiğimiz günlerde sağanak yağmurla felç oldu. Son yıllarda kuraklıkla mücadele eden, dünyanın en kalabalık kenti Pekin, iki saat içinde göle döndü, evler çöktü, uçuşlar iptal edildi.<br />
<span class="baslik2_kucuk">Peru’da aşırı soğuklar Güney Asya’da seller </span></p>
<p>Peru’da son 30 yılın en soğuk kış mevsimi yaşanırken And Dağları’nda 46 çocuğun donarak öldüğü bildirildi. Peru hükümeti, 158 bin kişinin soğuktan etkilendiğini belirterek bazı bölgelerde olağanüstü durum ilan etti. BM yardım kuruluşları ise bölgeye 745 bin dolar yardım gönderecekler. Yardım kuruluşu yetkilileri bu tür ağır kış koşullarının yaşandığı fakir bölgelere yardım edilmezse durumun daha da kötüleşeceği uyarısında bulunuyorlar. Soğuktan en çok etkilenenler, And Dağları’nda ulaşımı çok zor bölgelerde yaşayan Peru’nun en fakir insanları. Alpaka ve lama yetiştirerek geçimlerini sağlayan bu insanların hayvanları da soğuk yüzünden ölüyor. Dış dünya ile bağlantıları ise şiddetli kar yağışı yüzünden kesildi. Sivil toplum örgütleri bölgeye battaniye, kalın giyecekler ve gıda yardımı ulaştırmaya çalışıyor.</p>
<p class="baslik2_kucuk">Seller 3 hafta içinde 550’den fazla can aldı</p>
<p><img vspace="8" align="left" width="300" src="http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_02.jpg" hspace="8" height="210" />Güney Asya’da son 15 yılın en şiddetli sel felaketi yaşanıyor. Hindistan, Nepal ve Bangladeş’i etkisi altına alan şiddetli muson yağmurları ve seller, son 3 haftada 550’den fazla kişinin ölümüne yol açtı. Seller ve nehir taşkınları yüzünden milyonlarca kişi evsiz kaldı. Yükselen sular, gıda ve içme suyuna ulaşımı engellediği için bulaşıcı hastalık tehdidi giderek artıyor.</p>
<p>Seller yalnızca Asya’yı değil, Balkanlar’ı da vuruyor. Bulgaristan’ın Karadeniz kıyısındaki Varna kentinde şiddetli yağmur ve fırtınadan yaşam felç oldu. Elektrik ve haberleşme kesilirken otomobiller yolları basan sulara gömüldü. Bangladeş’te meydana gelen sel felaketinde ölenlerin sayısıysa artmaya devam ediyor. Son olarak 100 kişinin daha hayatını kaybetmesiyle toplam ölü sayısı 400’e ulaştı. Yetkililer felaketin son zamanlarda yaşananların en büyüğü olduğunu belirtiyorlar. Onbinlerce evi sular altında bırakan sel yüzünden ülkede, boğulma, salgın hastalıklar ve yılan sokmaları sebebiyle hergün birçok insan hayatını kaybediyor.</p>
<p class="baslik2_kucuk"><img vspace="8" align="right" width="270" src="http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_03.jpg" hspace="8" height="355" />Küresel ısınma raporu korkutucu</p>
<p>Küresel ısınma artık bir komplo teorisi olmaktan çıktı, insanoğlunu tehdit eden ciddi bir tehlike olarak karşımızda duruyor. Bu tehlike artık insanoğlunu somut olarak tehdit etmeye başladı. Tüm dünya iklim değişikliklerinin yarattığı felaketlerle boğuşuyor.<br />
SYK Türk Meteoroloji Mühendisi yetkilileri küresel ısınmanın ilk belirtilerini yaşamaya başladığımıza dikkat çekerek, önümüzdeki yıllardan itibaren artık insanların aşırı sıcak geçen bir günün ardından gelen, aşırı yağışlı hava ve sellere hazır olmaları gerektiğini, önümüzdeki beş yıllık bir dönemde küresel ısınmanın etkilerini daha çok hissetmeye başlayacağımızı belirtiyorlar. Küresel ısınma ile birlikte önümüzdeki 50 yıllık bir dönemde Türkiye'yi daha kurak, daha sıcak, ani yağışların ve sellerin meydana geleceği bir iklimin beklediğini de ekliyorlar.</p>
<p>Küresel ısınmanın meydana getirdiği doğal afetler, sadece can kaybı değil, küresel ekonomiye de öngörülemeyen etkilerde bulunuyor. Britanya Sigortacılar Derneği (ABI) iklim değişiminin sigorta endüstrisi üzerindeki etkileri hakkında bir rapor yayımladı. Raporun sonuç noktası, iklim değişiminin etkilerinin şu anda bile hissediliyor olduğu ve toplumun giderek artan sıcaklık, fırtına ve sel risklerine karşı hazırlıklı olması gerektiğiydi. Doğal afetlerin neden olduğu finansal kayıplar son 40 yıl içinde yedi kat artarken, rapora göre hava felaketleri riski yılda yüzde 2'den yüzde 4'e yükseldi. Bu, küçük bir artış gibi görünebilir, ancak 2050'de Londra'yı vuracak büyük bir kıyı selinde, sadece sigorta tazminat taleplerinde 40 milyar pound fark demektir. ABI raporu, küresel ısınmayı yaz mevsiminin uzaması olarak görüp sevinme eğilimi gösterenlerin keyfini kaçıracak. Bu rapor aynı zamanda sıcaklık stresi, cilt kanseri, gıda zehirlenmesi, sıtma gibi egzotik hastalıklar ve kıtlık anlamına da geliyor.</p>
<p class="baslik2_kucuk">Terörden Bile Öncelikli</p>
<p>Araştırmada, iklimsel değişikliklerin beklenmeyen çevresel felaketlere neden olabileceği, bu çerçevede küresel ısınmanın doğurduğu sonuçların, terörizmden bile daha öncelikli olarak 21. yüzyılın en önemli güvenlik konusu haline geleceği vurgulanıyor. İklim uzmanlarına göre, küresel ısınma sonucu olarak, geçen 30 yılda artmaya başlayan iklimsel değişiklikler, önümüzdeki yıllarda da hızlı bir artış gösterecek. Deniz seviyesindeki yükselme, buzullardaki erime devam ederken, şiddetli fırtınalar, hortum, sıcak hava dalgaları, sel gibi doğal afetler daha sık hale gelebilecek.</p>
<p class="baslik2_kucuk">İklimle Bağlantılı Bu Felaketler Neyin Habercisi?</p>
<p><img vspace="8" align="left" width="230" src="http://www.harunyahya.org/guncel/images/kuresel_isinma_04.jpg" hspace="8" height="308" />Bütün bu gelişmelere “doğa olayları ve neticeleri” olarak bakıp felaketlere bir an için üzülüp bu haberi geçebilirsiniz. Peki size bütün bu olayların aslında sizi ve tüm evreni ilgilendiren çok önemli bir olayın işaretleri olduğunu söylesek?</p>
<p>Peygamberimiz (sav)'in Ahir Zaman'la ilgili verdiği haberlerden birisi şu şekildedir:</p>
<blockquote>
<p class="hadis">Büyük şehirler dün sanki yokmuş gibi helak olur.<br />
Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyyil Ahir Zaman, s. 38</p></blockquote>
<p>Sanayi, zararlı ve istenmeyen bir yan ürün olan küresel ısınmaya sebep olmakta, giderek ısınan dünya atmosferindeki dengeler bozulmakta ve böylece iklim değişiklikleri meydana gelmektedir. Son yıllardaki kasırga, fırtına, tayfun ve hortum gibi felaketler başta Amerika kıtası olmak üzere dünyanın birçok yerinde yıkıcı zarara neden olmuştur. Bunlara ek olarak seller de bazı yerleşim merkezlerinin sular ve çamur altında kalmasına yol açmıştır. Ayrıca depremler, volkanlar ve tsunami dalgalarının yaptığı büyük tahribatlar da unutulmamıştır. Sonuç olarak, tüm bu afetlerin "büyük şehirlerde" sebep olduğu yıkımlar önemli birer işaret olmuşlardır. 20. yüzyıl için en çok kullanılan tanımlama "felaketler yüzyılı"dır. Gerek depremler, kasırgalar ya da seller gibi doğal afetler, gerek iç savaşlar ve çatışmalar, gerekse de büyük deniz ya da uçak kazaları çok sayıda insanın ölümüne yol açmıştır. Yok olan şehirler, tarihten silinen halklar kıyametin hadislerde haber verilen alametlerindendir. Allah Kuran’da şöyle buyurur: “<span class="ayetler">Artık onlar, kıyamet-saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir…</span>” (Muhammed Suresi, 18)</p>
<p>Allah'a samimiyetle iman eden müminler kaderi izlediklerinin bilincinde olarak, asırlar boyunca kıyamet alametlerinin çıkışını büyük bir merak ve heyecanla gözlemişlerdir. Ayet ve hadislerdeki işaretler üzerinde derin derin düşünmüşler, Ahirzaman'ın ilk dönemindeki fitne ve belalara karşı hazırlıklı olmaya gayret göstermişler, bununla birlikte müjdelendikleri Altınçağ'da yaşamayı da yürekten arzu etmişlerdir. İçinde bulunduğumuz çağ kıyamet alametlerinin büyük bir kısmının tam anlamıyla meydana geldiği bir dönemdir. Günümüz dünyası, söz konusu İlahi işaretlerin art arda ve tam tasvir edildiği şekilde ortaya çıkmaya başladığına, dünya tarihinde benzeri görülmeyen gelişmelerin ilk defa yaşandığına şahit olmaktadır. Hiç şüphesiz bunlar Peygamberimiz (sav)'in döneminden sonra yaşanan en önemli gelişmelerdir. İşte küresel ısınma da bu gelişmelerden biridir. Bu İlahi işaretlerin ön yargıyla değerlendirilmesi, görmezlikten gelinmesi veya yalanlanması ise böyle düşünenler için büyük bir kayıptır.</p>
<p>Öyle anlaşılmaktadır ki, 21. yüzyıl dünya tarihinde yepyeni bir dönemin başlangıcı olmaktadır. Allah'ın vaadi kesin bir gerçektir. O'nun vaatlerini değiştirebilecek veya engelleyebilecek hiçbir kimse yoktur. Her konuda olduğu gibi, bu noktada da en hikmetli ve en güzel söz Kuran'dadır. Allah şöyle buyurmaktadır:</p>
<p><span class="ayetler">“Ve de ki: "Allah'a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız..." (Neml Suresi, 93)</span><br />
.<br />
<span class="dipnot">Kaynaklar<br />
http://www.gezegenimiz.com<br />
Radikal 21.06.2004, Akşam 15.07.2004, Hürriyet 12.07/26.07.2004,<br />
The Guardian, 11.06.2004<br />
</span></p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Sachs: Ekoloji Olmadan Eşitlik Olmaz]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/23/sachs-ekoloji-olmadan-esitlik-olmaz/</link>
<pubDate>Fri, 23 Mar 2007 17:32:00 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/23/sachs-ekoloji-olmadan-esitlik-olmaz/</guid>
<description><![CDATA[&#8220;Bugün insanlık eğer gerçekten adalet istiyorsa, daha refah içinde yaşayanlarının ]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p>"Bugün insanlık eğer gerçekten adalet istiyorsa, daha refah içinde yaşayanlarının 'nasıl daha azla yaşarız' sorusunu sormaları ve buna bir yanıt bulmaları gereklidir."<br />
Dr. Sachs, Ömer Madra ve Ümit Şahin, Yeşiller'in iklim değişikliği toplantısında konuştu. Sachs, "İklim değişikliği nedeniyle insanların yaşama hakları ellerinden alınıyor. En çok etkilenenler yoksullar ve bu değişikliğe en az katkısı olanlar" dedi. <!--more--></p>
<p><strong>BİA Haber Merkezi </strong></p>
<p>17/10/2005 </p>
<p>Mustafa SÜTLAŞ<br />
BİA (İstanbul) - Türkiye Yeşilleri bünyesinde çalışmalarını sürdüren "İklim Değişikliği ve Küresel Ekoloji Çalışma Grubu"nun 15 Ekim Cumartesi günü Taksim Hill Otel'de düzenlediği toplantıda Almanya'da Wuppertal İklim, Çevre ve Enerji Enstitüsü'nde çalışan dünyaca ünlü bilim insanı, aktivist ve ekolojist Dr. Wolfgang Sachs bir konferans verdi.</p>
<p>Etkinlik, Heinrich Böll Stiftung (HBS) Derneği'nden Dr. Ulrike Duffner'in açış konuşmasıyla başladı. Dr. Duffner sözlerine "İklim değişikliğinin önemi son dönemde yaşanan Katrina ve benzeri afetlerle bir kez daha anlaşıldı" diyerek başladı. Zamanımızda yaşanan afetlerin nedenleri arasında dünyayı etkileyen iklim değişikliğinin olduğunu söyleyen HBS Derneği temsilcisi bunu da "küresel ısınma"ya bağladı. </p>
<p>Gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğinden daha çok ve daha olumsuz etkilendiğini belirten Dr. Duffner, "Bu durum ciddi çevre sorunlarına yol açıyor ve bu ülkelerin kalkınmalarını engelliyor" dedi. 2005 yılı içinde bu amaçla bir uluslararası fon oluşturacağını da kaydeden Duffner "HBS Derneği olarak Türkiye'deki çevre konusundaki çalışmaları destekliyoruz" dedi ve toplantıyı düzenleyen Yeşiller Türkiye'ye bu nedenle destek verdiklerini vurguladı.</p>
<p>3 Aralık eylem günü<br />
Yeşiller Türkiye'nin tematik çalışma gruplarından birisini oluşturan "İklim Değişikliği ve Küresel Ekoloji Çalışma Grubu"ndan Beril Sözmen, çalışma grubunun şimdiye kadar yaptıklarından ve yakın dönemde gerçekleştirmeyi planladığı etkinliklerden söz etti. </p>
<p>"Çalışma Grubumuz iklim değişikliğini her türlü etkileri ve tüm boyutlarıyla ele alıp irdeliyor" diyen Sözmen "Küresel Isınma Eylem Günü" olan 3 Aralık'ta gerçekleştirecekleri etkinliklere katılım için çağrıda bulundu.</p>
<p>"Yaşananlar adil değil"<br />
Açılış konuşmalarından sonra toplantının ikinci bölümüne geçildi ve Yeşiller Türkiye Grubu'ndan Ayşen Mert bu toplantı için Türkiye'ye gelen Dr. Wolfgang Sachs'ı tanıttı, ardından da kürsüye davet etti.</p>
<p>Dr. Sachs, sözlerine "Türkiye'yi yeterince tanımıyorum, bu konferansı da Türkiye ve sizleri düşünerek hazırlamadım, genel bir konuşma yapacağım" diyerek başladı.</p>
<p>Sachs, yaşadığımız küresel tehditler konusundaki tehlikeler, anlaşmazlıklar ve çatışmaları anlatacağını belirtti. Konuşmasının yedi duraklı bir yolculuğa benzediğini vurgulayan Sachs, izleyicileri kendisiyle birlikte bu yolculuğu yapmaya çağırdı.</p>
<p>İlk durağın konusunun "sivrisinekler" olduğunu belirten Dr. Sachs "sivrisinekler küresel ısınmaya bayılıyor, çok mutlu oluyorlar" dedi. Küresel ısınma artınca sivrisineklerin, dolayısıyla da sıtmanın arttığını belirten Dr. Sachs, sivrisineklerin yaşam alanlarının küresel ısınma nedeniyle genişlediğini ve daha yüksek yerlerde de sivrisineklerin yaşama olanağını bulduklarını belirtti. Bazı bilim insanlarının 2050'de küresel ısının 2 derece artacağını belirttiğini, bunun ise sivrisineklerin yol açtığı sıtma nedeniyle ortaya çıkan ölümlerin katlanarak artması demek olacağını söyledi ve şöyle dedi: </p>
<p>"En kırılganlar ve en zayıf olanlar en çok etkileniyor."<br />
"Buradan çıkacak sonuç şudur: Küresel ısınma zayıf insanları ve yoksulları daha çok etkiliyor. Çünkü küresel ısınma ile toprağın verimliliği ve suyun miktarı azalıyor, ürün çeşitleri değişiyor, bunların sonucunda yaşamlarını toprağa ve doğaya doğrudan bağlı olarak sürdürmek zorunda olan ülkelerde 'sessiz' değişiklikler oluyor." </p>
<p>Bu durumun sonucunun yine küresel ısınmanın artışına yol açtığını bu kısır döngünün sonunda küresel ısınmanın sorumlularının değil, bunda hiç bir payı olmayan bu "suçsuz" toplumların ve insanların bu süreçten en çok ve en olumsuz etkilendiğini vurgulayan Dr. Sachs, "en kırılgan, en zayıf olanlar en çok etkilenenlerdir. Yani küresel ısınma, küresel ekonominin en dış bölümündekileri ve buna hiç bir zaman dahil olamayacak yoksulları öncelikle vurmaktadır" diyerek konuşmasının ikinci durağına geçtiğini açıkladı.</p>
<p>En önemli neden petrol<br />
İkinci durağın herkesin bildiği "petrol" konusu olduğunu belirten Dr.Sachs "İklim değişiklikleri insanların yaşamlarını etkiler" dedi ve küresel ısınmaya çevre ya da doğa adına karşı çıkmanın yetmeyeceğini, insanı amaçlayan ve önceleyen bir yaklaşımın hedeflenmesi gerektiğini vurguladı. </p>
<p>Bundan 9 yıl kadar önce Ruanda'da kitlesel katliamlar yaşandığını, ama ABD'nin bu katliamlar nedeniyle oraya "küresel jandarma" olarak asker göndermediğini belirten Dr. Sachs izleyicilere bunun nedenini sordu. </p>
<p>Kendi sorusunu kendisi yanıtlayan Sachs "çünkü Ruanda'da petrol yoktu, orada yalnız tatlı patates yetişiyordu, oranın tatlı patatesi de kimsenin, bu arada ABD'nin de umurunda değildi" dedi.</p>
<p>"Ama aynı ABD Irak'taki insan hakları ihlallerini bahane ederek Irak'a asker gönderdi, peki neden" diyerek izleyicilere ikinci bir soru daha sordu. Bunun da tek yanıtının "petrol" olduğunu vurgulayan Dr. Sachs, sözlerine şöyle devam etti:</p>
<p>"ABD petrol gereksiniminin yüzde 50'sini dışardan almak zorunda. ABD, AB ülkeleri ve benzeri gelişmiş ülkeler, kendilerine sürekli petrol enjekte eden madde bağımlısı olan ülkeler. Şimdi petrol azalıyor ve önümüzdeki 10-15 yıl içinde hızlı bir düşüşle petrolün sonuna doğru gidilecek. İşte bu ülkeler şimdi kendilerini güvenceye almak istiyorlar. Petrole yalnız bu ülkeler değil, günümüzde çok hızlı gelişen Çin gibi bazı ülkeler de çok yoğun bir talep yaratıyorlar. Sonuçta petrolün fiyatı sürekli artıyor. Bu bir yandan petrol nedeniyle yeni çatışmaları ortaya çıkarırken, bir yandan da petrolü ve parası olmayan fakir ülkeleri hızlı bir yok oluşa doğru götürüyor. Bu ise adaletsizliği ortaya çıkarıyor. Petrolün doğurduğu küresel ısınmadan etkilenen yoksul ülkelerin insanları bir de bu nedenle daha çok etkileniyorlar."</p>
<p>"Adalet ve hakkaniyet"<br />
Sachs'ın yolculuğunun üçüncü durağı "çevrenin, adalet ve hakkaniyetle ilişkisi"ydi. Sachs dünyada bir "ulus ötesi-uluslarüstü tüketici sınıfın" oluştuğunu, bu sınıfın tüm dünya ölçeğinde dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 25'ini oluşturduğunu ve bunların tüm kaynakların ve tüketimin yüzde 75'ine sahip olduğunu, geride kalan yüzde 75'in kalan yüzde 25'i bölüşmek zorunda olduklarını, bunun da büyük bir eşitsizlik ve adaletsizlik yarattığını vurguladı. </p>
<p>Bu ulusötesi tüketici sınıfın daha çok otomobil kullandığını, daha çok enerji tükettiğini dolayısıyla ısınmaya yol açtıklarını belirtti. Diğer yandan, aynı sınıfın daha çok et tükettiğini, bunun için daha çok meraya ve bitkiye gereksinim doğurduğunu, bunun geride kalan yüzde 75'lik kesimin besin gereksinmesini karşıladığı alanların azalması anlamına geldiğini, daha çok tarla için daha çok ormanın açıldığını, bunun da küresel ısınmaya neden olduğunu söyledi.</p>
<p>Çevreci adalet<br />
Sachs konuşmasının dördüncü durağında "çevrecilerin adaleti nasıl anladıklarını" anlattı.</p>
<p>Yeryüzü kaynaklarının giderek kritik bir noktaya geldiğini belirten Dr. Sachs, son 30 yıldır insanoğlunun çok daha fazla kaynak kullandığını, bunun doğanın yerine koyabileceğinden her yıl itibariyle yaklaşık yüzde 20 daha fazla olduğunu, yeryüzünde hazır bulunanın hızla tüketildiğini söyledi.</p>
<p>Bu eşitsiz tüketimin yarattığı adaletsizliğin ancak "güç kullanarak" gerçekleştirilebildiğini vurgulayan Dr. Sachs "kuzey ülkeleri" denen ülkelerin bu yolla ulaştıkları yaşam biçiminin temel unsurunun kendileri için "daha çok rahatlık ve daha çok özgürlük" olduğunu, ama bunun "demokratikleştirilmediğini, tüm dünyaya yaygınlaştırılmadığını", bu durumda eşitsizliğin "haydut-talancı" ekonomiler yarattığını, bunun da çevreyi ve doğayı daha çok tahrip ettiğini söyledi.</p>
<p>İnsanlığın önünde iki yol olduğunu belirten Dr. Sachs "ya bu duruma ses çıkarmayacaksınız ve bu gidiş insanlığın yok oluşunu yaratacak ya da çevrecilerin söylediği gibi daha adil bir bölüşümün ve kaynakların kullanımının daha demokratikleştirildiği bir dünyanın yaratılması için uğraşacaksınız" dedi. </p>
<p>Bu ikinci seçeneği uygulamak için "çevreci" bir yaklaşımın gerektiğini söyleyen Sachs, "ekoloji olmadan eşitlik olmaz" dedi.</p>
<p>"Bu bir insan hakları sorunudur"<br />
Yolculuğun beşinci ve altıncı duraklarının "görece ve gerçek adalet" olduğunu belirten Dr. Sachs, sosyalistlerin savunduğu eşitliğin "dağıtımdaki eşitlik" olduğunu belirterek bunun küresel ısınma ve iklim değişikliğini önlemek için yeterli olmayacağını söyledi. "Karşılaştırmalı (görece) adalet"in ne olduğunu anlattı. Bunun farklılıkları ortadan kaldıran bir adalet yaklaşımı olduğunu belirtti. Kesin-mutlak adaletin ise insanların eşitliğine onuruna ve insan haklarına dayanan adalet olduğunu belirtti. </p>
<p>İklim değişikliğinin sonuçları itibariyle insanların yaşama haklarını elinden aldığını, dolayısıyla bunun aynı zamanda bir tür "insan hakları ihlali" olduğunu vurgulayan Dr. Sachs şöyle dedi:</p>
<p>"Bu insan yaşamına bir saldırıdır. Kimse bu konuya tam olarak değinmiyor. Bu ihlallerden en fakirler ve bu değişikliğe en az katkısı olanlar maruz kalıyor. Küresel ısınmayı doğuran havadaki karbondioksit miktarına (emisyon) ilişkin değerlendirmeleri bu noktalara dikkat ederek yapmalıyız. Gelişmiş ülkeler daha çok karbon dioksit üretiyor. Onların bunu azaltması gerekli, ama gelişmekte olan ülke de gelişmek zorunda; o da belirli bir sınıra kadar bunu havaya salma hakkına sahip olmalı. Adalet bunu gerektirir. Tüm dünya ülkeleri bu konuda anlaşmalı ve bu sürece katılmalıdır. İşte adalet ve hakkaniyet böyle sağlanabilir."</p>
<p>Çözümler, yapılması gerekenler<br />
Konuşmasının yedinci ve son durağında ise küresel ısınma ve iklim değişikliğini önlemek için nelerin yapılması gerektiğine değinen Wolfgang Sachs, bu noktada asıl sorumluların ve bir şeyler yapması gerekenlerin "kuzey ülkeleri" olduğunu vurguladı. Dr. Sachs sözlerini şöyle tamamladı:</p>
<p>"Onlara daha çok iş düşüyor. Bu da 'dağıtımcı adalet'in bir gereğidir. Onlar daha çok çıktı yapmak ama daha az girdi kullanmak, daha çok üretmek ama daha az tüketmek zorundadırlar. Bunun için aklı, tekniği, mühendisliği öne çıkarmalıdırlar. 'Etkinliği' artırmak önemlidir ve bunun için çaba sarf etmek zorundadırlar. </p>
<p>"İkinci olarak yapmaları gereken 'tutarlı ve doğaya uyumlu' olmalarıdır. Benimsedikleri yöntemlerin doğaya daha az zararlı ve doğayla daha çok uyumlu olması gereklidir. Son olarak da kendi kendilerine 'yeterli olmayı', yeterliliğin gereksinimle sınırlı olmasını sağlamaları gereklidir. Bugün insanlık eğer gerçekten adalet istiyorsa, daha refah içinde yaşayanlarının 'nasıl daha azla yaşarız' sorusunu sormaları ve buna bir yanıt bulmaları gereklidir."</p>
<p>Medya ve akademya<br />
Konferansın tartışma bölümünde ilk sözü Açık Radyo yöneticisi ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Ömer Madra aldı. </p>
<p>Madra, kendisinin bu süreçte rol oynayan iki önemli kesimi, yani "medya ve akademya"yı temsilen bazı saptamalar yapacağını söyleyerek başladı. Akademyanın belirli ama çekingen bir ilgisinin olduğunu, başat rol oynamakta eksiklikleri olduğunu, ama bunu kapatmaya çalıştığını söyledi. </p>
<p>"Medyanın durumu daha vahim. Onlar gerektiği kadar bu işin üzerinde durmuyorlar, birçok şeyi görmüyorlar ve yazıp anlatmıyorlar" diyen Madra bazı örneklerle konunun önemine değindi. Medyanın esas olarak "kötü haber"leri sunduğunu, ama küresel ısınma konusundaki durumun kötülüğüne değinmemeyi bir yöntem olarak benimsediklerini, "görmeme ve inkar tavrı" içinde olduklarını, bu toplantıyı izlemeye gelen medyanın sayıca azlığının da bir gösterge olduğunu vurguladı.</p>
<p>Son dönemde uluslararası bilimsel dergilerde yer alan bazı örnekleri anlatan Madra, Amazon yağmur ormanlarının durumunu özetledi ve "sorun çevreci ya da yeşil olma meselesi değil, herkes küresel ısınma konusunda militan bir aktivist olmalıdır" dedi.</p>
<p>2010'da yani beş yıl sonra yeryüzünde 50 milyon insanın "çevre mültecisi" durumunda olacağının altını çizen Madra sözlerini "bir gün herkes temel haklar çerçevesinde iklim mücadelecisi olacak" diyerek bitirdi.</p>
<p>Türkiye'nin rolü<br />
Bu bölümde tartışmaya katılan üçüncü konuşmacı Yeşiller Türkiye üyesi ve Çevre İçin Hekimler Derneği Başkanı Dr. Ümit Şahin'di. Dr. Şahin atmosferdeki karbondioksit emisyonunun bu işin sorumlusu olduğunu, Kyoto Protokolü'nün yetersiz de olsa buna ilişkin düzenlemeler yaptığını, ama bu protokol kapsamında Türkiye'nin üzerine düşenleri yerine getirmediğini vurgulayarak enerji konusundaki politikalardan ve bunun küresel ısınmaya olan katkısından söz etti.</p>
<p>"Türkiye de kendisine petrol enjekte ederek yaşayan bağımlı ülkelerden birisidir. Bunu 'ekonomik büyüme' gerekçesine dayandırmaktadır. Bu bir 'mit'tir ve terk edilmelidir" diyen Dr. Ümit Şahin, konferansı veren Dr. Sachs'a Türkiye'nin neler yapması gerektiğini sorarak sözlerini tamamladı.</p>
<p>Dr. Sachs'ın tartışmacıların sorularını yanıtlamasından sonra toplantının yöneticisi Ayşen Mert salondaki yüzü aşkın izleyiciye de soru sorma ve görüş bildirme olanağı tanıdı ve onlar da Dr. Sachs'a anlattıklarıyla ilgili çeşitli sorular yönelttiler.</p>
<p>Saat 18.00'e kadar süren bu bölümden sonra toplantı Mehmet Ali Üzelgün'ün yönettiği "Cemre" adlı filmin izlenmesiyle sona erdi. (MS/TK)</p>
<p>2005 En Sıcak Yıl Olma Yolunda<br />
Bilim insanlarının elde ettiği uluslararası iklim verilerine göre, 25 yıldır süren küresel ısınma eğiliminin devamı olarak 2005 en sıcak yıl olma yolunda gidiyor. (14 Ekim 2005 Cuma AP, Gazeteler)<br />
Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA) Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü'nün iklim bilimcileri, tüm dünyadaki 7200 noktadan topladıkları verilerle 2005'in en sıcak yıl olan 1998'i geçtiğini hesapladı.<br />
Goddard uzmanlarının hesaplamalarına göre, bu yılki küresel sıcaklık, 1950 ve 1980 yılları arasındaki ortalamanın 0,75 derece santigrad üzerinde meydana geldi. Rekor sıcaklığın tespit edildiği 1998'de küresel sıcaklık, 30 yıllık ortalamanın 0,71 derece santigrad üzerindeydi. Bilim insanlarının hesaplamaları sonucu, dünyanın kuzey yarıküresinin daha fazla ısındığı ortaya çıktı.</p>
<p>İklim Değişikliği hakkında 10 Gerçek<br />
Atmosferdeki karbondioksit oranı son 60 yıldır artıyor ve bugün endüstrileşme öncesinden % 35 daha fazla. </p>
<p>Hiçbir önlem alınmadığı takdirde atmosferdeki karbondioksit düzeyi 2050 yılında endüstri öncesi dönemin iki katına çıkacak. </p>
<p>Karbondioksit düzeylerinin ikiye katlanması dnyayı 1,4-5,8 derece ısıtacak ve bu insanlık tarihinde görülmüş en büyük ısı değişikliği olacak. </p>
<p>Sıcaklık ölçüm kayıtlarına göre tüm dünyada son 150 yıldaki 20 en sıcak yılın 19'u 1980'den sonra ve bunların dördü de son yedi yıl içinde gerçekleşti. </p>
<p>Birleşmiş Milletler verilerine göre bu yüzyıl (21.) içinde deniz seviyesindeki yükselme 88 cm.i bulabilir. </p>
<p>2050 yılına gelindiğinde ortalama sıcaklık artışı 2 dereceyi geçerse, 3 milyar insan susuzluk, 250 milyon insan da sıtma riskiyle karşı karşıya olacak. </p>
<p>Önümüzdeki onyıllar içinde, türleri tehlike altında olan memelilerin yüzde 25'i, kuşların yüzde 12'si küresel ısınma nedeniyle yok olabilir. </p>
<p>İklim değişikliği bitki ve hayvanların kutuplara ve yüksek yerlere doğru göç etmesine yol açıyor, göç ve çiftleşme zamanları değişiyor. </p>
<p>Son 50 yıldır, kurbağaların çiftleşmesi, çiçeklerin açması ve kuşların göçü her on yılda ortalama 2-3 gün erken başlıyor. </p>
<p>Gelişmiş ülkelerde sera gazlarının yaklaşık yüzde 67'si fosil yakıt kökenli enerji santrallerinden, yüzde 18'i de ulaşımdan kaynaklanıyor. </p>
<p>İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw, 2010 yılına gelindiğinde her yıl 265 milyar dolarlık küresel ısınma kaynaklı maddi zararın oluşacağını söyledi. </p>
<p>Dünya üzerindeki buzulların toplam hacmi 1960'tan bu yana 4200 metreküp azaldı. </p>
<p>10 Çözüm Yolu<br />
2050 yılına kadar sera gazı emisyonlarında, 1990 rakamlarına göre %60'a varan bir azalma zorunlu. </p>
<p>Enerjinin verimli kullanılması yasal değişikliklerle desteklenmeli. </p>
<p>Elektrik üretiminde rüzgâr, güneş gibi temiz (yenilenebilir) enerji kaynaklarının payı hızla artırılmalı. </p>
<p>Hükümetler karbon vergileri ve temiz enerji ile teknolojileri teşvik ederek geçiş dönemlerine öncülük etmeli. </p>
<p>Enerji tasarrufu her yerde kural haline gelmeli, binalarda enerji verimliliği için standartlar konulmalı. </p>
<p>Ulaşımdan kaynaklanan karbondioksiti azaltmak için motorlu taşıtlara dayanmayan ulaşım biçimleri ve toplu taşımacılık geliştirilmeli. </p>
<p>Yaşam biçimlerimizi sorgulamak ve değiştirmek, daha çok bisiklet yolu, daha az otomobil ve uçak kullanmak, daha az enerji tüketmek zorundayız. </p>
<p>Atmosferdeki fazla karbozdioksiti temizleyen orman alanlarının korunması ve genişletilmesi gerekiyor. </p>
<p>Küçük güzeldir; üretimde, tüketimde, yatırımlarda devasa ölçekleri terk etmek zorundayız. </p>
<p>Yeşil bir gelecek için çalışmalıyız. </p>
]]></content:encoded>
</item>
<item>
<title><![CDATA[Küresel Isınma Tuzağı ]]></title>
<link>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/10/kuresel-isinma-tuzagi/</link>
<pubDate>Sat, 10 Mar 2007 14:37:08 +0000</pubDate>
<dc:creator>merichrd</dc:creator>
<guid>http://merichrd.wordpress.com/2007/03/10/kuresel-isinma-tuzagi/</guid>
<description><![CDATA[ Raci Durcan 
Sabah kalktığımda ilk yaptığım iş pencereden dışarı bakıp ne kadar kar ya]]></description>
<content:encoded><![CDATA[<p class="style12"> <span class="style17"><span class="style18">Raci Durcan </span></span></p>
<p class="style12">Sabah kalktığımda ilk yaptığım iş pencereden dışarı bakıp ne kadar kar yağdığını gözlemek oluyor. Bununla da yetinmiyor, şehirlerası telefon görüşmelerinde muhatabıma havanın yağışlı olup olmadığını sorma ihtiyacı hissediyorum. Hemen herkes durumdan memnuniyetsizlik izhar ediyor, eski kışların kalmadığından yakınıyor. Susuzluk ve kıtlıkla karşı karşıya kalmak fikri hepimizin zihnine yerleşdi. <!--more--></p>
<p><strong>İklimlerin değiştiği ve bundan en fazla Kuzey Amerika'nın etkileneceğini bundan iki yıl önce öğrenmiştim.<br />
</strong><br />
Daha önce yazan olmuş mudur bilmiyorum ancak, ben Akşam Gazetesi yazarlarından Serdar Turgut'tan öğrenmiştim. Amerika'nın Ortadağuyu işgal nedenini açıklamak için yazmıştı.</p>
<p><strong>Herkes petrol için ABD'nin Ortadoğuya geldiğini düşünürken, Kuzey Amerika'nın ikliminin değişerek buz tutarak yaşanmaz hale geleceğini; bu nedenle ABD nin başka yerleşim bölgeleri aradığını öğrenmek benim açımdan ilgi çekici olmuştu.<br />
</strong><br />
Amerika'nın petrol kaynaklarına sahip olmak amacıyla bölgeye geldiğini söyleyenlerden daha mantıklı bir izah tarzıydı.</p>
<p><strong>Kuzey Buz Denizindeki buz kütlelerinin eriyerek Gulfstream akıntısına yol açtığını ve bunun da Amerika kıtası ikliminde ne kadar önemli rol oynadığını öğrenmiş oldum.<br />
</strong><br />
Ardından vizyona giren <strong>The Day after Tomorrow ‘Yarından Sonra'</strong> adlı film olayın üzerine tuz biber ekti.</p>
<p>ABD, iklim değişiminin ardından kabaran okyanusun altında kalarak yok olacağını bu filmle Dünya'ya ilan etmiş oluyordu. Dünya'yı ateşe boğan ve insani hiçbir gücün diş geçiremediği ülkenin böyle bir doğal afetle tarihten silinmesi bana da ilahi adalete uygun göründü.</p>
<p>Konuya dikkat veren ilk kişilerden olduğumu sanıyorum. Bu mevzuyla ilgili çevremdekilerle konuştuğumda kimsenin üzerinde edeceği iki kelime dahi çıkmazdı. Aradan geçen iki sene gibi kısa bir süre zarfında iklimlerin değişerek büyük bir kuraklık ve şiddetli doğal afetler yaşanacağını, buna da otomobillerin yaktığı petrolün neden olduğunu bilmeyen kalmadı.</p>
<p>Şimdi sokaktan geçen her on kişiden dokuzu sorduğunuzda, size bu yönde bilgi verecektir. Önlem alınmadığı takdirde insanlığı büyük bir felaketin beklediğini söyleyeceklerdir. Eh! insanlığı tehdit eden bir tehlike olur da Amerika durur mu?</p>
<p>Tabii ki gözler ona çevrilecek, onun bir adım atarak dünyayı kurtarması istenecektir.<br />
TV de klasik filmler gösteren bir kanalda izlediğim ve <strong>Rus yapımı olduğunu öğrendiğim Ramses adlı film</strong>den çok etkilendim.</p>
<p>Mısır tahtına geçen genç Ramses'e <strong>piramitlerin gizli odasına saklanmış Mısır hazinesinin yeri usulen gösterilir.</strong> Yeni kral Ramses, bu hazinelerin ancak acil durumda kullanılabileceğini öğrenir. <strong>Ne zaman, hangi durumda kullanılabileceğine sadece rahipler karar vermektedir. </strong></p>
<p>Gün gelip <strong>Mısır kıtlıkla karşı karşıya geldiğinde Ramses halkını korumak için bu hazineyi kullanmak ister.</strong> Fakat rahipleri ikna edemez..</p>
<p>Ramses'in hazineyi gizlice piramitten dışarı çıkarmak için <strong>görevlendirdiği kişiler suikaste uğrar.</strong> Böylece aralarındaki çatışma günyüzüne çıkar.</p>
<p>Ramses, rahipleri halkına şikayet eder. Halk rahipler alayhine ayaklanır, tapınağın önünde toplanır. <strong>Birazdan öfke halindeki halk kapıları kıracak ve belki de rahipleri linç edecektir. </strong>Kralın ordusu ve en güvendiği komutanları da oradadır.</p>
<p>Nihayet baş rahip yüksekçe bir yere çıkarak halka konuşma yapar. <strong>Halkın derhal tövbe ederek kendilerine bağlılıklarını ilan etmesini; aksi taktirde güneşin ışığını ebediyen söndüreceğini ilan eder. </strong></p>
<p>Krala bağlı komutan buna inanılmamasını ister. Halk halen krallarının arkasındadır.</p>
<p>Bunun üzerine rahip ellerini kaldırıp dua etmeye başlar. <strong>Bir müddet sonra Güneşin parlak ışıkları sönmüş, gündüz vakti dünya geceye dönmüştür.</strong> Halk dehşet içinde secdeye kapanır, rahiplerinden özür diler, tevbe ederler. Başr Rahip lütfen kabul eder ve tekrar dileğini Tanri Ra'ya ileterek Güneşin eskisi gibi parlak ışıklarını yeryüzünden esirgememesini sağlar.</p>
<p>Şimdi halk rahibin arkasında ve kralın karşısındadır. Ve Ramses böylece iktidarın gerçek sahiplerine yenilir.</p>
<p>Rahiplerin bu zekice oyunlarıyle kralı altetmeleri dikkat çekicidir. Bizde eski insanların birşey bilmez, ota, ite tapan cahiller olduğuna dair genel bir kanaat vardır. Bunun da etkisyle rahiplerin bu kadar kurnazca toplumu yönlendirebilmeleri hayli tuhafıma gitmişti.</p>
<p>Gerek Mısır, gerek yüksek uygarlık kurmuş diğer kadim medeniyetlerde Gök bilimleriyle din adamlarının niçin bu kadar yakından ilgilendiklerini şimdi anlamıştım. <strong>Binlerce yıldır izledikleri ve çetelesini tuttukları güneş tutalmasının zamanını bilmek hayati bir zafer kazandırmıştı. </strong></p>
<p>Bu türden bahisler Kuranda da hikaye edilir.</p>
<p>Hz. Yusuf'un tabir ettiği bir rüya, yedi bolluk yılından sonra yedi kıtlık yılının geleceğine işaret kabul edilerek tedbir alınmış, Mısır bu zor yılları kolayca atlatmıştır.</p>
<p>Bilgi her zaman güçtür.</p>
<p>Günümüzde de bilgi sahipleri Dünyamızı istedikleri gibi şekillendirmiyorlar mı? Rahiplerin binlerce yıldır gözledikleri ve çetelesini tuttukları göksel olaylara dair bilgi, zamanında kullanılınca semeresini vermişti. Bu gelenek batıda Rönasans dönemine kadar sürdü.</p>
<p><strong>Ancak bundan sonradır ki, din adamlarının bilgilerinin kadük kaldığı, dünyayı açıklamaya yetmediği anlaşıldı. Böylece bilim adamları, din adamlarının sultasını yıktılar. Şimdi dünyada bilim adamlarının egemenliği söz konusudur.</strong></p>
<p><span class="Estilo13">Peki rahiplerin yaptığını bilim adamları yapmazlar mı? </span></p>
<p>Büyük teleskoplarla izledikleri göklerden edindikleri bilgiyi sadece insanlığın yararına mı kullanırlar?</p>
<p>Bu bilgileri manupule ederek çıkar sağlamayı hiç mi düşünmezler?</p>
<p>Tarih tekerrürden ibarettir diyen bilgeler elbette bunu bizatihi kavrayarak söylemişlerdir.</p>
<p><strong>Tarih, tekrar eden olaylar silsilesidir.</strong> İnsanlığın hafızasına bir şey yazılıyor, aradan geçen zamanla unutuluyor ve aynı şeyleri yeniden öğrenmesi gerekiyor. Böyle olmasaydı herhalde insanlığa sedece bir defa peygamber gelmesi yeterdi. Böylece tek seferde doğruyu öğrenir ve bir daha yanlışa düşmezdi. Ancak görüldüğü gibi sürekli uyarılması ve hatırlatılması gerekiyor. İnsanın özelliği bu!</p>
<p>Petrol ürünlerinin Dünyanın geleceğini tehdit ettiğini bilmeyen kalmadığına ve bundan ençok Kuzey Amerika'nın etkileneceğini öğrendiğimize göre, bizi bekleyen şeyin ne olduğunu artık kestirebilirsiniz. <strong>ABD hem kendi geleceğini, hem de Dünya'nın geleceğinin mahvolmasına izin vermeyecektir. Petrolün yerini alacak yeni bir enerji kaynağını kullanımımıza sunacaktır. Biz de şükranla bağlanacağız kendisine.<br />
</strong><br />
Petrol kullanmaya devam edenlere de Dünya'nın geleceğini tehdit ettikleri için nefretle bakacağız.</p>
<p>Fakat hiçbir yeni teknoloji, sadece insanların tercihinden dolayı eskisinin yerini almaz. Her yeniliğin avantajı yanında birçok dezavantajı vardır. Ayrıca her yenilik birçok eksikliği beraberinde taşır. Mükemmel hale gelene kadar bir evrimden geçmesi gereklidir.</p>
<p>Günümüzde kendisinden vazgeçemediğimiz otomobil, ilk bulunduğunda bir zengin oyuncağıydı. İlk uçurulan uçak havada sadece 37 sn. kalabilmişti. Bunlar başarılı sayılabilecek ve tutunmuş icatlardır.</p>
<p>Tutunamayan, kabul görmeyip terkedilen birçok yaralı yenilik de mevcuttur. Yeni enerji kaynağını insanların heyacanla bağırlarına basmayacaklarını, tarihi dikkatle izleyenler bilmektedir.</p>
<p>Onun kabulü için bu altyapı hazırlanmaktadır. Otomobil ve uçakla bizlere konforlu seyahat sağlayan petrol pek yakında kendisinden nefret edilen bir nesneye dönüştürülecektir.</p>
<p>Üstelik ABD ve Avrupa alternatif enerji kaynakları üzerine dünyayı yeterince cesaretlendirmiş, teşvik etmiştir. <strong>O halde petrol yerine ikame edilecek Hidrojen için kimse söz söyleme hakkına sahip olmayacaktır.</strong> Pahalı hidrojen enerjisini kullanmak istemeyenler, bunun yerine ucuzlaşan ve önemini yitiren petrole devam etmek isteyenler, Dünyanın geleceğini karartmak isteyen hainler olarak lanse edilip cezalandırılacaklardır.</p>
<p>Ucuzlayan petrol, yüksek vergi cezalarıyla pahalılaştırılacak ve enerjideki dönüşüm gerçekleştirilecektir. Yeni enerjinin patronu ABD, zenginliğini ve egemenliğini sürdürecektir.</p>
<p>Anlattıklarımı komplocu bir yaklaşım olarak değerlendirip ciddiye almayanlar elbette çıkacaktır.</p>
<p>Peki tarihte iklimler ilk defa mı değişmektedir?</p>
<p><strong>Bugün Karadeniz'in bir zamanlar Malatya'ya kadar uzandığına dair elimizde yabana atılmayacak deliller mevcuttur.</strong> Sadece Karadeniz'de yaşadığı bilinen bazı canlı fosillerine Malatya'da rastlanması üzerine bu yorum yapılmaktadır. Konya ovasında yapılan kazılarda deniz kumuna rastlanmaktadır. Demek bir zamanlar Konya'da deniz varmış. Ayrıca buzlar altındaki Sibirya'da rastlanan bazı canlı fosillerinden bir zamanlar buraya ılınan bir iklimin hakim olduğuna dair kanaat hasıl olmaktadır.</p>
<p>Atalarımız Oğuzların, Ortaasya'yı görülmedik bir kuraklık üzerine terk ettiği herkes tarafından kabul gören tarihi bir yorumdur. İnsanlık Nuh tufanını yaşamıştır. O zaman da mı petrolün kullanımından dolayı sera etkisi oluşmuş, Dünyamız ısınmış ve denizler taşmışdı?</p>
<p>Verdiğim örnekler, konunun manuple edilmek istendiğine dair ikna edici olmuştur sanırım. Birileri bizim petrol yüzünden Dünyanın ısınarak felakete gittiğine inanmamızı istemektedir. Bunda iyi niyetli değillerdir. Zaten ısındığı bilinen Dünyadaki iklim değişikliği bilgisini kendi kar hanelerine kaydetmek istemektedirler.</p>
<p>Dünya genç bir gezegendir.</p>
<p>İlk oluşumunda yüzeyinin buzlarla kaplı ve tamamen su olduğu, bilimadamları tarafından kabul gören bir teoridir. Sonra ısınarak üzerinde canlıların yaşayabileceği bir ortam oluşmuştur. Ve halen ısınmaya devam etmektedir.</p>
<p><strong>Yani Dünya, petrol kullanmasak da ısınmaya devam edecektir.</